Kayıtlar

#OğuzhanAsım etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Sarkaç

  Gezdim o güzel mısrâları hepsinde yüzün var Mahzun bakıyorsun yine burkulma burulma Bir şarkı tütersin niye hepsinde hüzün var Küs dallara, küs onlara, hür olma vurulma Vazgeç kanadından Peri göğsümde göğün var Bir kalp taşırım sen gibi dursam da durulmaz Ben gel diyeyim sen buna cevret ki sözün var Bir har yanarım bir gece gelsen de onulmaz Senden öte durmuş külü bir sırlı közün var Payız günü açmak yazılır yazgısı şaşmaz Ben lâlece açsam ne çıkar bunca güzün var Hoyratça şiirler akarım gönlüne taşsam Mısrâlara billur yuva çatmış o özün var Bahçende solup toprağa düşsem de karışsam Şebboylara dursam, büyüsün sende füsun var Geçtim o güzel yolları yollar ki kokun var Bin türlü şükûfen saçılır amma ki dokunmam Nakkaş Peri gergef gibi gönlümde dokun var Tak çelmeyi yak gülleri nakşında gocunma Ummanda boğulmak da mahâret mi kuyun var Düşmek bana mahsus Peri sen sarkma kuyundan Sordum güle aşkın ulu burcunda okun var Sulh kentine düşmez yolu sor cengi kulundan ...

Dünün Güncesi

 Hani;  "Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın; Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın!.." diyor ya üstat, böyle zaman zaman geçiyor bu beyitin bahsi, birkaç mahalleli aynı anda yutkunuyoruz oracıkta. Soğukkanlıyız hâlbuki. Zamanlı ve zamansız geçiyor böyle şeylerin bahsi, yutkunmakta güçlük çektiğimiz oluyor adam-akıllı. İçerde bir yerde birkaç gayzer saptanıyor anatomimizde, karıncalanma hissedilir bir kişilik kazanıyor, sismik birkaç hadise kangren etmese de kan getirmeye, iç çekmeye kâfi geliyor en bilindik eklemlerimizde. Delikanlıyız hâlbuki.  28 Şubat'ta ne yaptığımız sorgulanıyor şuurlu şuursuzlarımız tarafından, hor görülüyoruz milyon türlü. O sıralar anne karnındaydık hâlbuki. Onlar İmam Hatip sıralarını tekmelerken mestli ayaklarıyla, ben annemin karnını tekmeliyordum öyle günahsız. Hatta bir keresinde kordona dolanmış boynum şafakta. Yine de bu rivayet memleket bahsinden yola çıkarak uydurulmuş regülatör meddahlığıdır bugüne yaslı duran. Çünkü bir maze...

Yunus Dilinde Dua

  Alem avuçta gizli, tut sema duvarına Bunca zikir benizli, dua demiş adına Seyret anda ömürü, anla neymiş ölümü Ariflerin gönülü, ermiş bunla murada Dil onunla yunmuştur, inayetin sunmuştur Varan böyle varmıştır, Hak Resûlün yoluna Irak düşen cenetten, feyz alıp da Adem'den Dili kalbe indiren, avdet etmiş yurduna Yunus, yunusta saklı, Yunus ondan yasaklı Yalvaç Yunus'un affı, yine gizli duada Duanız yoksa eğer, kulluğunuz ne eder Habib böyle nakleder, erdik "belî" sırrına Aşkla işler düzeni, Mevla sevmez bozanı Nice aşık ozanı, şahit tutmuş hep buna Haber alıp Musa'dan, medet umma asadan Odunu ejder yapan, "Teslim ol" der kuluna Selim olmuşsa ateş, ibrettir batan güneş Putlar kıran ol Mahveş, evvel vardı farkına Oldur kulun rehası, ölçülür mü pahası Servet mümin duası, hacet var mı altına Münhasır cümle kalpler, mutmain olmak ister Bunu bilen zahitler, durmuş zikir ardına - Münhasır 

Şeyhülislam Yahya Efendi'nin "Eyledi" Redifli Gazeline Tahmis

  (Fâ`ilâtün fâ`ilâtün fâ`ilâtün fâ`ilün) Bilmeden ben dil-i misbah anda püryân eyledi İhtiyârım ol ki demden terk-i pâyân eyledi Külde sırdan pâye almış hârı âyân eyledi "Aldı gönlüm yâr evvel sonra vîrân eyledi Ah kim dil mülküni alan tâlân eyledi" Sen misin şol serv-i müjgan pür-i ahraz eyleyen Def-i meltem nevm-i ebred ömrü poyraz eyleyen Çölde serab gölde turab nüşre ibraz eyleyen "Bâg-ı hüsne kâmetün serv-i ser-efrâz eyleyen   Ben hakîri sâyeveş hâk ile yeksâne eyledi " Hâli mâmur kendi hârab ol satanlar kendüyi Gönlü berk-âsâ kanat yârdan atanlar kendüyi Şol kıyâmet kopmadan hep kurtaranlar kendüyi "Katre-i nâ-çîzden kemter tutanlar kendüyi   Katreyi deryâ idüp deryâyı `ummân eyledi" Göz yakîn ister de kalp teslim olup etmez güman Önce Hakk'ın sonra aşkın varlığından Müslüman Tartma aşkın cüssesin âlemde yoktur ol mizan "Aşk bârını götürmezken zemîn ü âsumân Avn-i hakk bir nâ-tüvâna anı âsân eyledi" Bîvefâ esvâbında sırrın â...

Bulut Kıraathanesi'nde Günce

"İç, kalk git" konseptli mekanlarda çay içmenin verdiği mide kasıntısı, bu gibi mekanlarla bütün alakamı kesmeye yetiyor. Güzel bir dost ile tatlısı güzel bir mekana gitmiştik. Her türlü övgünün yetersiz kaldığını ifade etmek, ben gibi övmeyi beceremeyen bir zat için zor olsa da hakkı iade eder bir tavır olacak. Gel gelelim ki boğaz harbi bitmiş, tatlılar yenmiş ve çay faslı gelmişti. İlk yudum ve o "iç, kalk git" mendeburluğu. O günden beridir, hiçbir dostun güzelliği beni o tatlıcıya götürmeye muvaffak olur mu? Sanmam. İkrah getirmek bu olsa gerek. Çay edebiyatına reverans yapacak değilim elbette. Doğrusunu söylemek gerekirse -ki bu deyim Türkçedeki en küstah, en adi, en rezil deyimlerden biridir- çay ile aramda mesafeli bir ilişki var ve bu ilişki, beni dahaca seçici olmaya sevk ediyor. Çay, dost meclisinin alternatifi olmayan katığıdır sadece. Buraya gizli bir özne yerleştirmek, beni çaykoliklerin hışmından korumaya yetecek mi, bilinmez. Öte yandan, maharetiy...

Muharririn Sonsuz Yolculuğu Muharririn İçindeki Yoldan Geçiyor

  Şiir bir cennet bahçesi Girmeyene anlatılmaz. Cennet nedir, bahçe nasıl? Görmeyene anlatılmaz. Şair gülü, şükür gülü Yaprak yaprak dokur gülü Her mısradan fikir gülü Dermeyene anlatılmaz. İne gönül, kalka gönül Hep doğruya baka gönül Hak vergisi.. Hakk’a gönül Vermeyene anlatılmaz. Şiir toprak kokusudur Şiir damla damla sudur Ermişlerin duygusudur Ermeyene anlatılmaz. Şairler sultanı Yunus Her sözü yüz defa yumuş Aşk bağına dergâh kurmuş Varmayana anlatılmaz. (Abdurrahim Karakoç, Şiire Dair, 1984) 2021'in Kasım ayı. Yer: İstanbul, mekan: Şiir Müdafaası. Celal Fedai ile tanıştım. Türkiye’de ve hatta yeryüzünde şiire dair en çok mesai harcayan kişi olan Celal Hoca, muhteşem bir sabotajla yerle yeksan etti münhasır poetikamı. Fedai'nin "Attar referans alınmaz, Attar'ın peşinden gidilir" sözü, ilk önce kabarmaya mütemayil olan damarlarımı tıkadı, sonrasında ise fikrimin ötesindeki bir muvaffakiyetle bypass yaptı. Nitekim bu cümleyi düşündükçe Atta...

Randevu

  Toprak yalnız ölülerle konuşur üstü kapalı Gerisi üryandır didiklenmemiş gözler için.  İlk önce çürüyen gözlerdir  Belki de temizlenmek için.  Şeddeli kelimerle antlaşalım,  Şeddeli cümlelerle değil.  Yalnız olan mükerrerse şayet,  Mutlak sevilir.  Fakat korkutur o mükerrer yalnızlık.  İşte bakın, yalnızlık bir cümledir.  Bu beyitsiz cendereye tahmis yapabilirsin. Savruk dizeler aramaz ki nazire Doğrul öyleyse, endamın bilinsin Siyah çelenk, lacivert sıvı Ve duasız bir taziye..  Sen ne çirkin bir kabirsin! Ölümü karşına aldınsa bir kere Mutlak vardır konuşmaya değer şeylerin.  Ayağım toprağa değmiyorken Ölümü anmak ne budala bir eylem biçimidir.  Hem suç bende mi?  Caddeler asfalt nâmına gömüyorsa toprağı  Elbette ölümü unutturmak içindir. -Münhasır

Muharririn Sonsuz Yolculuğu, 13. Bab: Estetiği Güncelleştirmemek

  " Sanatın eski günlerinde, Yapıcılar, işliyorlardı büyük bir özenle, Tanrı'nın o her gün, her yerde Görünmeyen varlığını gözeterek." - Henry Wadsworth Longfellow 12. Yüzyıl İtalyan Hümanizması'na kadar estetiği gören gözlerin bakış açısı, tapınma duygusuyla dünyaya teşrif eden insanın aidiyet hissiyatıyla ihya oluyor ve elleriyle var olan insan; elleriyle ortaya koyduğu her türlü cismaniyetin nüvesine ilahi bir mana üflüyordu. Varlık bilincini mutlak teslimiyetin inanç buyruğuna mahsus kılan insan, adanmışlığın ve benlikötesinin keşfiyle, insanüstü hasletlere medar olmuş ve estetiğe dair her ne varsa bu mayayla yoğurmuştu. Bu yoğuruş, mevcut olanın cevherine bakmaktan, bakabilmekten başka ne olabilirdi? Batı dünyası 12. Yüzyıla kadar sapkın bir inanışa değil, hakîkî bir inanışa sahipti. Ne var ki onların sapkınlığı inanışı değil, inandıkları, inandırıldıkları yalanlardı. Yine de gayba inanmak, sonsuz bir kudretin var olduğuna iman etmek, Ademoğlu'nu beşer...
  Zamân-ı hâzırda bilcümle hükme muntazır olacak kadar mert, sadakat teftişini kendi vicdan mizanında tartacak kadar cevval olan erbab-ı liyakata cevaben... Gerçi dilimin "yâ" sesi emmârede kalmışdır Amma sözümün kânesi dost-pârede kalmışdır Yoldur yürünür er kişi kimmiş bilinir şeyhim Heyhat kırılan kol da aşikârede kalmışdır Gafle düşenim ben bu sözün hakka delaldir Göz Hakka nazar kıl diyecek yârede kalmışdır Agah olamam sen gibi benden öte berduş yok Attar ve Muhib ben gibi meyhânede kalmışdır Gezmek dilerim şimdi şiirlerde şuurla Şuuru şiirden görecek dârede kalmışdır Bin virdimi şeyhim bana Âh'tan yana vermiş Meşk-hâne tülümdür o da şerârede kalmışdır Münhâ direnirsen edebiyyat diyerek sen Bu sîga fetih ehli o kerrârede kalmışdır Münhasır

Diriliş Kumandanı'na

Geleceğin hayali, gecikmekle mükellef. Sabır tanesi gözden yontulmuş güher.. Ve umulmayanı yaşamak, bir vebal gibi Ehramlar diker de içimde; Aynı teessüfe çıkar her heves. Ölümcül olmayan ölümler tanıdım Sandalyem sanık, masam kumral ve serin Yeni bir mesai seziyorum toprak kokusundan.. Perde perde kapanan bir ışık, Sönüyor şimdi karanlığı tattırmak için. Seziyorum hep bunları Seziyorum sezgilerin fetih çağına Bir çağrı işitip, öyle seziyorum. Düşlüyorum 40'ında aklı yele verenin Hızırla 40 saat geçirene tâbi olduğu berzahı. Seziyorum, ilah ilân edilmiş bilimin, God is dead muştusuyla yeksan oluşunu. Seziyorum, bu çağ sezgiye erenlerin çağıdır. Seziyorum, ilk önce sezmiş olanın Vedası çınlarken ruhumun sır veçhesinde Seziyorum, bu çağ, çağırma değil Bağırma çağıdır. Şehzadelerin baş tacıdır şimdi o türbe. Ve bir mum yakmak kutlu kabre, Küfre muttasıl bir ucuzluğa denk. Ben ki o kabrin başucunda meşale yakmak için Kibrit kavıyla 40 saati, 40'lar kavline Medar edecek hüccetle...

Gör ki Kanım Pürmelâl

1. Tahammülsüz yürümenin Eyvallah'ını bilirim.  Yedi iklimde yetmiş tufan deren kim?  Çatık kaşlarla doğmuşum ben,  Ah doğmuşum da ne iyi etmişim!  Ve sen,  Bende yeşerdiğin günkü gibi Öyle taze ve öyle giranbaha ve sâyende mısralar güherdir. Öyle sensin ki sen,  Her uyaklı durakta içimin şiirini emzirdin.  İlk günkü gibi Beni hiç terk etmedin.  Yüzüm yüzüne dönükken kalbim sana,  Sırtım sana dönükken kalbim inatla sana yönelmiş.  Çatık kaşlarla bakmışım Bakmışım da ben sana neler etmişim!  Bir çocuk niçin ağlar ki parkta?  Annesinin elinden tuttuğu o çocuk,  Niçin ağlar ki parkta?  Ben ağlamaya da tahammül yitirmişim.  Oğlunu ağlarken gören bir baba,  Oğluna kızmakta buluyor tesellisini.  Çünkü oğlunu ağlarken gören bir baba; Çatık kaşlarına sırlıyor sevgisini.  Ben bostanlara da tahammül yitirmişim.  Çatık kaşlarla bakmışım salıncak arkadaşıma. Bakmışım da ne iyi beklemişim!  2. Bana sa...

Muharririn Sonsuz Yolculuğu, 12. Bab: Düşünüm Hedonizmi

Adudüddin el- Îcî, meşhur eseri Ahlak-ı Adudiyye ’de düşünmenin üç hali olduğunu öne sürerek şunları söylüyor; “Düşünmenin itidali hikmet, tefriti kalın kafalılık, ifratı ise cerbezedir.” Her şeyde mutedil davranmanın hikmet payesi olduğu herkesçe malum iken, düşüncenin ifrat boyutundaki tehdit ve tehlikelerin neye denk düştüğü ve nereye vardığı kıymetli bir meraktır.  Adudüddin, düşüncedeki tefriti izah ederken son derece veciz bir ifade kullanıyor ve bu hali “kalın kafalılık” olarak niteliyor. Bu vasatta kalan düşünüm tarzı için söyleyecek bir şeyimizin olmayışı, kalın kafalara karşı takındığımız samimi tutumumuzla ilintilidir. Bu yaklaşım bizleri, müfrit düşünce dediğimiz hale, yani düşüncedeki ifratın tehlikesini izaha sevk ediyor. Söz konusu eserin şarihi İsmail Müfid İstanbulî, cerbezenin şerhini şu şekilde yapıyor; “ Düşünme gücünün aşırılığından meydana gelen güç, cerbezedir. Cerbeze, fetha ile okunur. Bu kendisi sayesinde düşünüp taşınmadan, kolaylıkla hak olduğu iddias...

Çatık Kaşlara Çatınca

Uslandı sansam da o insan İlk hicviyle yolda sınandı Dostunu dikenle sıvar insan Acep dikeni mızrak mı sandı? Ahesta bir adım mı o adın? Ya koş ısırsın toynaklarını deli kısrak Ya yürü bu yol maksuda çıkar Ya sürün ama cayma ille de yaklaş Ekmek gözüme sormam; "nerede kaldın?" Çamuru henüz tatmış değil bu kumaş Bu kasrı sen zatussuver mi sandın? Kuşkuda peydahladı zannı Adına suizan dediler, duydum Ummak.. Bu ne menem sancı? O ciğeri yemez oldu kediler Üstelik kurdu kutlandı Koşmak bir tek kuşa zahmet Göster kanadın heyhat olayım Öyle diyordu; "Zahmetteki lezzet!" Ah o sineye bermutad olayım Ama kollar bizi zulmetteki kesret Maksuda çıkan yollarda pusu O zulüm neydi bilirsin Nehirle göl arasındaki farka çıkar Bak sardı civarı o kerhî kokusu Söyle bana kimlerle bir gibisin? Şimdi sana ehlen ve sehlen mi demeli Yoksa ehlen ve sehven mi? Bir de şerrin ehveni oldu Patik diktiker günah işlemeli; Adını siyasi bir argü...

Muharririn Sonsuz Yolculuğu, 11. Bab: Kayboluş Arzusu

  Kaybolmak ve Yitirmek   Mütefekkir, ait olmadan, aidiyet duymadan ve feragat dediğimiz çetin irade eylemini en doğru yörüngeye sabitlemeden kendi sabitelerini oluşturamayacak ve hezeyan bulvarında dönümsüz voltaların amansız divanesi olmaktan kurtulamayacak. Kısacası mütefekkir, hayatiyet bellediği kaidelerin varlığında tüm varlığını kaybetmeden, ‘ basübadelmevt ’ini yaşayamayacak.   Bizim ait olduğumuz şey, bize ait olan şeyler bahşedecek. Mutlak Olan'da sebat ettikçe biz, O bize sabiteler ikram edecek. Zannımız üzre Olan, bizim zanna yüklediğimiz niyet nispetinde bize lütufta bulunacak. Mütefekkir, kaybolmadan bulamayacak, bulduğunu yitirmeyecek. Hezeyan bulvarında volta atmak, karınca dansının, ölüm çemberinin bir diğer adı. Mütefekkir, volta atmaksızın yol alacak. Her keşif, bereketli heyecanları ganimet eden bir utku olarak buyuracak. Tefekkür sahibi en çok bu zaferden korkacak. Çünkü bulmak, "ben" demenin en kibirli desibelidir. Mütefekkir kaybolduğunda değil...

Vasf-ı Bahar

Der vasf-ı bahar biz güze elbette muhâldir  Ey gonca ruşen vasl-ı sükût işte bu hâldir  Ömrüm sıla-bilmez gibi hicrânla karılmış "Ey köhne" diyorsun "bana gelmek de zevâldir" İçten içe "var yurduna dön git" mi diyorsun Ey gonca güzel hor güle gülşen de melâldir Senden beri döngel orucum mey'le açılmış "Ey köhne" diyorsun "bu sözün küfre delâldir" İçten içe "yol yordamı şaştın" mı diyorsun Ey gonca melek âşığa meyler de helâldir Bir dünya ki tüm sırrını âşıklara açmış "Ey köhne" diyorsun "güle evlâsı nihâldir" İçten içe "ben hep bana yettim" mi diyorsun Ey gonca çiçek gonca da bülbülle kemâldir Her söz ki dilinden sıla dâvet gibi çıkmış "Ey köhne" diyorsun "sana susmak da zilâldir" İçten içe "her söz sana bir gel" mi diyorsun Ey gonca fasıl sen buna sussan da zülâldir Münhâ'daki sır kalbini aşmış da açılmış "Ey köhne" diyorsun "geceler hayli hilâ...

Muharririn Sonsuz Yolculuğu X. Bab: Pratik Fasıla -III-

Deniyoruz. Denedikçe, denemiş olmanın verdiği teşebbüs cür'etiyle "dahil" olmuş oluyoruz.  Pratik fasılada, alttaki başlıklarla deneme yazma vazifesini "muharrir"e tevdi ediyoruz, Vesselam.  - Cim halkasında nokta - Sınavda boş kağıt vermekle sınava girmemek arasındaki fark - August Wilhelm Schlegel'in, "Eskileri, zamana meydan okuyarak çağları aşıp gelmiş olan eskileri okuyun büyük bir iştahla. Yenilerin söyledikleri pek bir anlam ifade etmiyor artık" sözü üzerine - Yazıda simya-kimya-imla - Estetik kaygı ve zevk-i selim arasındaki fark - Algının tasvirini algının kendisine yaklaştırmak - Dedem ve ben - Zihin turnikesi ve yürek turnikesi - Adını duyurma çabası ve sesini duyurma çabası arasındaki fark - "Bundan başka çıkar yolumuz yok" - Oğuzhan Âsım GÜNEŞ

Muharririn Sonsuz Yolculuğu: IX. Bab

  Ecel Önsezisi Sarf edilen her zerrenin (tefekkür eyleminin) hayata izdüşümünü moral varsayımlarının ötesine taşımak ve sezgiye ulaşmak.. En çok da ecel önsezisine ulaşmak. Yalnızlık esasını göğüslemiş mütefekkirin içsel denetimi buradan tebellür ediyor. Vehim ve sezgi. İkisi de ilhama dönük. Biri şuurun karıncalanma hali, diğeri ise şuurötesine çıkma durumu. İnsan vehme kapılabilir. Nitekim kapılmak, bir irade yitimidir. İnsan vehme kapılabilir ama sezgiye kapılmaz. Çünkü şuuru karıncalaştıran vehim, soldan gelen ilhamın terkisinde gelir. Şuurötesine çıkan sezgi ise sağdan gelen hakikat esintisinin getirdiğidir.  *** Ölüm hissi, taşıdıkça ağırlaşan, kasvet getiren ve icraat halinde ihtiyaç duyulan itkiyi pasif kılan tasallut gölgesi midir? “Ne de olsa öleceğiz” cümlesinin ihtiva ettiği iki mana; ilki boş verme hali, yani  uğraşmaya ve bir şeyler yapmaya lüzum duymama yitikliğinin dışavurumu. Mademki tefekkür namlularımız kahir ekseriyetiyle mücerret olana çıkıyor, öyley...

Şiirin Mürüvvetini Görmek

Dilhane Dergisi 49. Sayı'da yayınlanan yazımızdır * Dergiye Erişim İçin: https://www.dilhane.net/dijital-dergi/ocak-2022 *                                                                      ***                                                             “Var olmak, bir mesajı olmaktır.” - Sezai Karakoç Evvelce büyükler; lazım gelenin icabını yerine getirdikleri eserlerinde, lüzumlu olan şeyi; eserin dibacesinde hülasa eder ve "işbu sebeple, bu icabın infazı için; hassaten Rızay-ı İlahiye'ye mazhar olabilmek ümidi ile bu eser neşrolunmuştur" diyerek, meseleyi kemâl ederdi. Kısaca, müellifin "arıza" olarak telakki ettiği şeyi biz, yine aynı müellifin "arıza"yı giderdi...

Yedekteki Son Kurşun

  Yunus Emre Uçar Kardeşime   Medsiz bir cezir vaktinde boşaltmıştık Tüm muhiti. Bu bir tedbir miydi? Bu bir tedbir olarak elbette mühimdir. Çünkü sular altında kalan bir yalı, Şükre mecbur kılar Gecekondu sakinlerini. Çünkü şükür doyurmaz el ovuşturan sırtlanları. Çünkü "Ordo Ab Chaos" besler onları. Meydan boş... Siperlere gömdük afyon rezili kafaları. O kafalar ki; Elbette bizimdir. Sadece bir renkten ibaretse beyaz, Niçin hep siyah mürekkeple yazdık biz bunu? Oyalım mı şimdi o gözleri? Kör gözleri değil, şaşı gözleri oyalım mı? Beni teskin etmeye çalışmaz dostlarım. O dostlar ki; Bilir ihanetin mülayim duruşunu. Haydi öyleyse Yunus'um, Atmayalım mı gayrı o yedekteki kurşunu? Çatmayalım mı çarpık dudaklara? Allah'ın belası olmayalım mı? Ha gayret yiğidim, Dinç tut içindeki o hârı Ki görmek istiyorsan baharı; Parmaklarında dinelsin bu kavga. Ve duyma onları Duyma masadan kalkanları. Hakkımızı haram mı edelim onlara? Bak tüfeğini gizlem...

Muharririn Sonsuz Yolculuğu, VIII. Bab

  Üç Hali Tek Bir Hale Genişletmek ya da İndirgemek: Depreşim Vartası Üç hali tek bir hale indirgemek mi yoksa genişletmek mi?  Felsefi metinlerinin buğulu sürüncemelerinin nihai varış noktası, insan zihnini erozyon çatlağı kıvamına getirme ihtirası oluyor. Tek bir kavram üzerinden başlatılan bu yolculuk, sığ akıl bağlamında sürdürüldüğünden, neye ve nereye bağlanması gerektiği noktasında çoğu kez aksıyor. Zira akıl, tek başınayken de yeterince karmaşık. Sığ aklın sığınaksız us faaliyeti, "başlangıç ve bitiş, buluş ve yitiriliş, yeniden başlangıç ve çürütüp tekrar keşfediş" olarak sürüyor. Çünkü yanlış bir parametre var ortada. "Hakikat" kavramının "doğruluk, güzellik ve etik" kavramlarıyla üleştirilmesi, bu kavramların da hakikat minvalinde tartışılması, anlamı güçleştiren metinler doğuruyor. "Ne için düşünüyorum? sorusu, bir cevap beklentisi doğuruyor. "Varlık bilincine erişmek ve varlık sırrından haberdar olmak" yanıtı, kamu tarafından...