Kayıtlar

#OlgunVerim etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Pergel Çevresinde: Dil, Din ve Millet

  Dil, bir varlık meselesidir. Bir memleketin dili ya da bir memlekette rağbet gören diller ve rağbeti olmayan diller, o memleketin varlığını ve varlığının bağlı olduğu şeyleri ayan eder. Kapitalizmin beraberinde getirdiği sömürgeleştirme(koloni) sonrası istilâ edilen coğrafyalarda dil çeşitliliğinin arttığına tanıklık ediyoruz. Amerika kıtasında İspanyolca ve Portekizce'nin de resmi dil oluşları, Afrika'da bir çok ülkede Fransızca ve İngilizce'nin resmi dil oluşları, Kafkas ülkelerindeki Rusça hâkimiyeti gibi... Dil zenginliği açısından dünyanın en fakir ülkelerinden birinin Türkiye oluşu iftihar edilecek bir fakirliktir. Bu fakirlik Türkiye'nin müstemleke ülke olmadığının delilidir. Türkiye, kapitalizme rağmen ve kapitalizme karşı varlık kazanabilmiş ve varlığını savunabilmiştir. Her ne kadar bu direnişle iftihar etsek de özellikle 2000 sonrası İngilizce'nin gördüğü rağbet, Türkeli'nin kapitalizme boyun eğdirilişinin resmidir. İstatistiklerde her geçen gün İn...

Kim Şehit Kim Gazi - 1

Gazi demeyi savaştan sağ dönmek, Şehit olmayı da savaşta ölmek olarak anlatırsanız bu millete, bu vatana hiçbir şey veremez; aksine bu milletin, bu vatanın asliyetinden bir şeylerin koparılmasına yardım etmiş olursunuz.  Ne demek vatandan bir şeyler koparmak? Zahirde, Misak-ı Millî haritası ile Türkiye Cumhuriyeti haritasını karşılaştırdığınızda gözle görülen bir şeydir bu. Vatan, bir milletin zahiri haritası ise dil, o milletin batıni haritasıdır. Dilde gerçekleşen her bozulma batıni haritamızdaki kopmalara neden olacaktır. Manadaki her bozuluş, her yok ediş, her kopuş zahirdeki kopmaları da kolaylaştıracaktır.  Türkçe, Türk'ün yitik malı haline getirildi. Dilini, manasını yitirmiş her millet, önce millet olma vasıflarını sonra da millet olmaklığını yitirecektir. Tarihin tozlu sayfalarına karışan her dil beraberinde mensup olduğu milleti de götürmüştür. Tarihte hiçbir millet, hayatta kalarak dilini değiştiremez. Eceli gerçekleşmiş, unutulmuş bir çok millet de ortaya çıkarılan...

Aynı Gemide Olmak

  Nuh'un gemisine bühtan edenler, Yelken açıp yel kadrini ne bilir? -Âşık Yunus  "Aynı gemide olmak' tabirine tarihin neresinden bakıyoruz? İnsanlık tarihi mi, kainat tarihi mi, din-millet tarihi mi, devletler tarihi mi, 21. asır mı?.. Sınıflandırmayı dilediğimiz kadar daraltıp dilediğimizce kapsamlı tutabiliriz.  Bu sorunun cevabı ne göründüğü kadar kolay ne de göründüğünden zor. Karışıklığa sebep olabilecek bir cümle kurduysam, karışıklığın bir tür farkındalık olduğunu söylemek için kurdum.  Kafa karışıklığının anlık davranış değişikliklerine sebep oluşu, ilk bakışta kusur gibi görünsede bizi hayvanattan ayıran belirgin bir özelliktir. Baş, hayvanlar için fiziki bütünlüğe ait zaruret, bir bütünlüğün tamamlayacısıdır diğer uzuvlar gibi. İnsanlarda fiziğin ötesinde bir zarureti de kapsadığı için fizikötesidir de, kafasız insan deyişimiz de bundandır.. Kafa karışıklığı bizi o fiziğin ötesine götürecek hâllerden bir haldir. İsmet Özel'in deyişiyle, "Kafa karışıklığı...

Kıyametler Koparmak

 Bana şiiri sevdiren nadide eserlerden bir tanesi de Mehmet Akif'in Bülbül şiiriydi. Şiirde öyle bir seda var ki, hele ki son mısra boşluğa sıkılmış son kurşun gibi işliyor zihnime. Hani boşluğa doğru bir kez bağırdığınızda o ses bir kaç kez yankılanır ya işte öyle. İşte o son mısra, son kurşun, şairin namlusundan öyle bir çıkıyor ki, yankıları yoldaşı oluyor mısranın. O tek kurşun bir kurşun yağmuruna dönüşüyor sonra...  Bursa esaret altına alındıktan sonra yazılan bu şiirin son mısrasında, "Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!" diyerek şiiri noktalıyor Âkif. Bülbül, feryat figan kıyametler koparıyor şiirde. Âkif ise ona karşılık veriyor. Bülbül ile hak hukuk dalaşına girdiğini elbette söyleyemeyiz. Ders veriyor demekten imtina ederek, Bülbül üzerinden bir ders almamızı istiyor Âkif. Müslümanlar olarak insanlığın başına gelen onca şeyden sonra, ne kıyametler koparıyor ne de mâteme kapılıyoruz. Birileri kıyamet koparmaya çalışıyor ama onların kopardığı k...

Nemrut Dağı Efsanesi

 Nemrut üzerine bir şeyler yazdıktan bir süre sonra¹ Nemrut dağına çıkmak iyi oldu benim için. İlk çıkışımın üzerinden 4 yıl geçmiş. Bu zaman diliminde Nemrut adına pek bir şeyin değişmediğini söylemem mümkün. Asırlardır değişmeyen şeyin 4 yılda değişeceği tutacak değil ya! Değişim bu dört yıllık süreçte duygusal ve düşünsel olarak yaşadığım farklılıklar sebebiyle bende meydana geldiği için bir şeyler söyleme ihtiyacı hissediyorum. Dolayısıyla alışıla gelmiş bir gezi rehberi olarak durum değerlendirmesi yapmayacağım. Rehber miyim? Yazacağım şeyler bir haber, ihbar değeri taşıdığı ölçüde rehberlik edebilirim. Turistik amaçlı seyahatleri sevmeyen bir insanın orada işi ne diye soracak olursanız, yolum üstündeydi diyerek karşılık verebilirim. Maraş'a, Antep Üzerinden dönmek yerine Adıyaman üzerinden dönerek buna imkân sağladım. Turist yaftası yemekten içtenlikle rahatsız olduğum için bu açıklamayı yapma ihtiyacı hissediyorum. Ya tahammül ya sefer!  Araçla yarım saat dağın tepesine...

İşte Tevekkül

  Şairden, "İşin Allah'a kalmışsa olmuş bil." sözünü işittikten sonra bir başka şairden, "Çaresizim, çaremsin" sözü zihnime ılık rüzgarlar gibi esmeye başlıyor. İnsan yine sormadan edemiyor; iş ne zaman Allah'a kalır, hangi iş Allah'a kalır, iş Allah'a nasıl kalır? İş ne ola ki Allah'a kala? Bazen dert bazen tasa, Bazen gama bazen uğraşa Çıkarır yolumuzu... İnsanlar zor durumlara düştüklerinde, çıkmaza girdiklerinde, önlerinde bir çıkar yol belirmediğinde 'senin işin Allah'lık' denir. Bunu işittiğimizde haleti ruhiyemiz 'hadi ya! tüh!..' gibi telaş üzere mi oluyor? Yoksa 'Oh be! Çok şükür!..' deyip iç huzura mı erişiyoruz? İnsanlar burada hangi tepkiyi verirse versin, bu tepkilerin tesadüf eseri olmadığı, anlık duygusal reaksiyonlar olmadığı bir gerçektir. Tevekkül üzere olmayan hiçbir insan yoktur. İnsanların yollarının ayrılışı kendilerine vekil olarak neleri seçtikleri noktasında başlar ve ayrılır. Tevekkül ü...

Yeni Şer'iler

 Münafığın birisi bir gün memleketinin şeriatla yönetileceğini duyar. Avamı arkasına toplayıp hemen padişahın huzuruna varır, itiraz eder. Durumun sarpa saracağını anlayan padişah kararından caydığını bildirir. Günlerden bir gün bu münafık arazisini sürerken bir küpe rastlar. Küpü alıp hemen eve götürür. O eve gidene kadar küp bulduğu padişahın kulağına gitmiştir bile. Askerler yaka paça münafığı meydana getirir. Elinden küpünü alırlar. Münafık bağırmaya başlayar: -Bu meşru değil! Bu meşru değil! Hikayeyi burada bitiriyoruz. Allah diyen aslan, anne diyen horozdan daha ilginçtir; şeriata karşıyım deyip meşruluk arayan bir insan. İlginç bir şey söylediğimi düşünüyorum çünkü bunun arayışa değer olduğuna inanıyorum. Bir şeyin ilginç olması için ilgi uyandırması gerekir. İlgi ise merak, sevgi, öğrenme, sorumluluk hatta endişe gibi duyguların tezahürüdür. İlginin neticesiyse arayış ve giderek ilimdir. Dolayısıyla insanların ilginç buldukları şeyler bir bakıma sahip oldukları ilmi seviye ...

Türk'ün Tarafı

Türk, ne bitaraftır ne de taraftar; Türk yalnızca taraftır. Taraftarlık tarihte bir rol almamış, etkinliğini yitirmiş milletlerin sanına yakışır. Tarafsızlıksa bir gün bertaraf olmakla sonuçlanacak hazin bir hikayedir.  Türklerin birinci cihan harbi sonrası taraf olmaktan çıkarılmasından daha kötüsü varlık gücünü taraf olmaktan aldığını unutması ve varlık gücüne tekrar taraf olmakla kavuşacağını bilmemesidir. Osmanlı imparatorluğunun gücüyle, sınırlarıyla övünerek, 'Türk'ün Türk'ten gayrı dostu yoktur.' diyerek Türk'ün tarafgirliği hatırlanamaz. Türkler, tarih sahnesindeki yerini tekrar almak istiyorsa taraflarına dair kaideleri, onu millet haline getiren değerleri bilmeleri gerekir. Bunu göz ardı ettiğinizde sizi var eden gücün vasıflarına hakim olamaz, inceliklerini göremez, mevcut tarafların vasıflarını taklit etmekten öte bir yol bulamazsınız. Bu yol size belki bir güç katabilir, hatta sizi bir taraf haline de getirebilir fakat tarihi yerinize değil taklit ettiğ...

Vasatın Neresindeyiz?

  Bazı soruların cevabına çözümünden sonra ulaşılır. Bazı sorularda ise cevaptan sonra çözüme geçilir. Cevap aramanın yahut cevabı bilmenin işe yaramadığı, kişiyi rahata eriştirmediği sorular diyebiliriz bunlara. Dünyaya rahat etmeye gelmediysem, rahatımı kaçıracak soruları bulup kendime sormalıyım. Çünkü soruların, arayışların insanı terbiye ettiğine inanıyorum. Öyleyse soralım, 'Vasatın neresindeyiz?' Her insanın olmaktan korktuğu şeyler vardır ve tabiidir. Peki ya olmaktan korktuğumuz ve olmamak için mücadele ettiğimiz bir şey aslında olmamız gereken şey ise ne yapacağız? Çocukluğumdan daha düne kadar olmaktan korktuğum şeyin olmam gereken bir şey olduğunu öğrendim. 'Nasıl olur da insan yıllarca bunun farkına varmadan yaşar?' diye sorabilirsiniz. Belki bir çoğunuz bu yazıyı okurken benim düştüğüm yanılgıya düştüğünüzü ya da düşürüldüğünüzü -mü demeliyim?- ilk kez fark edeceksiniz. Vasatlıktan bahsediyorum. Vasat'ı menfi bir şey olarak algılamam benim hatam mıydı ...

Kalınlığı İnceliğinde 2

  Şairden, " Uyuma taklidi yapanları uyandıramazsınız" sözünü işittiğim yer ikna hassalarımı bıraktığım yer oldu. Uyuma taklidi yapanları uyandırma çabası içinde elbette olmayacağız ama birileri uyuyor diye perdeleri açmaktan da geri durmayacağız. Perdeler açıldığında, uyuma taklidi yapanlara, ışığın dolduracağı aydınlıktan ne düşer bilmiyorum. Uyanma gayretinde olanların karşılıksız bırakılmayacağına niyet ve inançla perdeleri kaldırmaya gayret ediyorum. " İcâzetin, hak edene verileceği gün; Türk'ü, Türkçe söyleyecek!" demiştik . Yargı mı hayal mi dua mı? Bu sorunun cevabını gösterecekse zaman gösterecek. Zamanla görülecek bir şey olduğundan değil zamandan münezzeh olmadığından bunu ikrar ediyorum. Türkçeyle aramızdaki perdeler ne zaman kalkarsa o zaman göreceğiz. Öyle bir yerdeyizki değil perdeleri kaldırmak, Türkçeyle aramızda bir perde olduğunu anlatmanın delilik sayılacağı yer ve zamandayız. Yazımıza konu olarak aylardır hayatımızı meşgul eden 'fahiş...

Kalınlığı İnceliğinde 1

Peyami Safa , "Dilini kaybeden bir millet her şeyini kaybeder." diyor. Bu noktadan hareketle, dili bozulan bir millet, bozulmaktan kurtulamaz diyebiliriz. Leibniz , “Bana muhteşem bir lisan ver, sana büyük bir millet teşkil edeyim” derken büyük milletlerin varlığını diliyle kazandığını ifade eder. Bu bağlamda Türk milletinin büyük bir tarihe sahip oluşunu, inancı, zekası ve bileği kadar lisanına borçlu olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu üç etkiden birini devre dışı bırakmaya çalıştığınızda diğerlerini de etkisiz hale getirmiş olursunuz. Türkçe, Türk'ün inancıyla bütünleşmiş, Türk'ün karakterine sirayet edip, tavrını oluşturmuştur. Bu sebeple, yargılarımızı delillendirmeye kelimeler vasıtasıyla devam edeceğiz.  Tecavüz, “had-sınır ihlali” demektir. Yani câiz olmayan herhangi bir şeyin cebren yapılmasına tecavüz diyebiliriz. Tecavüz cezası, İslâm şeriatına göre, suçun rengine göre değişir. Recme kadar uzanan ağır bir suçtur. Bu sebeple, Türk hayatında, tecavüzler ha...

Başka Yol Yok Mu?

İçinde Türklerin ve gayrimüslimlerin bulunduğu bir topluluk bir adada mahsur kalır. Yiyecekleri azalmaya başladığı için ava çıkmaya karar verirler. Türk (ترك) avcılar bir yana, gayrimüslim avcılar diğer yana avlanmaya gider. Bir süre sonra gayrimüslim avcılar bir geyikle domuzun aynı yerde uyuduğunu görür. Avcılardan birisi yayını gerip geyiğe nişan alır. Tam geyiği vuracakken, avcıların yol göstericisi, avcılara mani olup, domuza nişan almalarını söyler. Avcılar geyik etinin daha lezzetli olduğunu söyleyerek itiraz etse de bilgenin kararı kesindir. Niçin böyle emrettiğini soran avcılara, bir gün sebebini anlayacaklarını, bunu şimdilik bir sır olarak saklamalarını öğütler. Akşama doğru Türk avcılar elleri boş çadırlara dönerken, gayrimüslim avcılar domuz leşiyle çadırlara döner. Her seferinde gayrimüslim avcılar domuzla çadırlara dönmeye devam eder. Gün geçtikçe, Türkler (ترك) zayıflamaya, güçlerini kaybetmeye başlar. Gayrimüslimlerin güçlü kalışından etkilenen bir kısım Türk (تورك) ...

Kayıp Aranıyor 2

"Dil, aklın dışa vurumudur." diyor Teoman Duralı . Bir dili hakkıyla bilen, o dili konuşan insanların karakterinden mensubiyetine, fikrinden aidiyetine kadar bir çok şeyin nasıl olması gerektiğini de bilir. Bir dilin bağrında yatan şeyleri bilen, o dille ünsiyet kurmuş insanların gönlünün neyle dolduğunu, aklının neye erip neye ermediğini bilir. Bir dili bilen, o dili konuşan insanların tabiata, hadiselere nasıl baktığını ve nasıl bakacağını bilir. Çünkü dil hayatın her alanına müdahildir. Dil, insanın sınırlarını çizer. Bir dili hakkıyla bilen o dili konuşanların güçlü ve zayıf yanlarını da bilir. Bu sebeple dilin, din ve milletle kuvvetli râbıtaları vardır. Birisi Türkçe’nin zayıfladığını söylüyorsa, İslâm'ın Türk hayatındaki etkisinin azaldığını, millet bağının zayıflamaya başladığını faş etmiş olur. Fikirler ve kelimeler arasında mütekabil bir ilişki vardır. Kelimelerle düşünürüz, düşüncelerimizle de kelimeleri derinleştirir ya da sığlaştırırız, sağlamlaştırır ya da ...

'Kayıp' Aranıyor

Niçin arıyoruz? İhsan Fazlıoğlu "İnsan bir arayıştır." diyor. Hak buysa insanlaşmak ya da insan kalabilmek için arıyoruz diyebiliriz. İsmet Özel de "Arayanın aramaktan başka derdi yok." diyerek, insan olanın derdinin insan kalabilmek olduğunu hatırlatıyor bir yandan. Niyazi Mısri "Derdim bana derman imiş" diyerek insan kalabilme derdimizin ya da mücadelemizin bize derman sağladığını fark ettiriyor. Öyleyse derdimizin, insan kalabilmenin yollarını aramakla hemdem olduğuna inanabiliriz.  İnsan kalabilmek yahut insan olabilmek için neyi arayacağız? Bu sorunun cevabını kesin olarak bilmesekte, arayışımıza mani olmayışı müjde mesâbesindedir. Zira İhsan Fazlıoğlu, soruların, bazen cevaplardan daha önemli olduğunu ikrar ederek bu müjdeyi haber veriyor.  Neyi arayacağımızı bilmiyoruz. Öyleyse "Nerede arayacağız?" sorusunu sormakla atabileceğimiz ikinci adımı mümkün kılacağız. Nerede arayacağımıza dair bir hikmete vakıf olmayışımız da arayışımıza mani değ...

Gariplerin Şiiri

 Garip bir çağda yaşıyoruz. Her asırda birçok insan aynı yargıda bulunuyor. 'Hayır asıl garip çağ 21. asır!' diyemiyor oluşum neden? Çünkü gariplik insanın ve dünyanın doğasında varolan bir şey. Dünya, gurbet; insansa ehli gurbet. Dolayısıyla hangi asırda olursa olsun insanların böyle bir yargıda bulunmasını fıtrati yani mutlak bir hakikat olarak görüyorum. İnsanları bu yargıya ulaştıran şeyleri ağırlıklı olarak değişim ve farklılaşma, kendi çağını diğerlerinden ayırma kısaca yabanıl hissediş çatısında toplayabiliriz. Ten ve toprağın atası aynı madde olsa da ruhun dünyaya ait olmayışı bu yabanıllığı daima yoklatır, dünyanın evimiz olmayışını hatırlatıp durur.  Garip bir çağda yaşıyoruz. İnsanların bahsettikleri o gariplik heybelerini neyle doldurduklarını merak ediyorum. Bir de garip olmayan bir çağın olup olmayışıyla alâkalı, 'acaba garip olmayan bir çağ var mıydı?' sorusu meraka gark ediyor beni. Asıl sormam gerekense kelime heybelerimi nelerle doldurduğumdu. Gariplik...

Dua ve Dil

Alimin birisi bir mecliste vaaza başlar. Her söylediği hakikate homurdanan bir cahille daha fazla dayanamayıp münakaşaya girer. Öyle böyle derken Alim, 'Benden uzak Allah'a yakın ol!' deyip çıkıp gider meclisten. Aradan zaman geçmiş ikisi de ölmüş Allah'ın huzurunda toplanmışlardır. Alim telaş içinde, ahirette aradığı huzuru bulamadıkça oradan oraya koşuştururken bir el koluna yapışır. Alim dönüp baktığında o cahili nurlar içinde, sakin bir vaziyette görünce sorar:  -Sen nasıl oldu da bu halde buraya geldin?  -Senin duan sayesinde üstâdım. Hani sen bana, 'Benden uzak, Allah'a yakın ol' dedin ya o duan kabûl oldu.  Alim şaşkın bir halde tekrar sorar: -Ben niye bu vaziyetteyim peki?  -Üstâdım Allah'a yakın ol dedikten sonra benden uzak ol dedin. Allah'a yakın olana, Allah dostu nasıl uzak olabilir? Allah dostuna uzak olan, Allah'a nasıl yakın olabilir? Hikayeyi burada sonlandıralım.  Türkçe hassasiyetim biraz olsun arttıysa artmasının en büyük sebe...

Arayanın Derdi

  Bazen yolculuklar insanı kelimelere çıkarır bazen de kelimeler insanı yolculuklara. Önce yoldaş sonra yol misali ya kelimeler yoldaşın olur senin ya da sen kelimelerin. Bugün arayışın ta kendini aramak niyetiyle çıkıyoruz yola.  Aralık, arayanla aranan şey arasında bir boşluk halidir. Aralık yani boşluk yoksa aramak mümkün değildir. Bu sebeple aramanın kıvılcımı ayrılıktır. İnsana dair ilk arayış bir ayrılık hikâyesiyle başlamıştır. Bu arayış yani bu boşluk Cebel-i Rahme'de kapanmıştır. (bkz. Hz. Adem ve Havva'nın kavuşması) Orada kapanan iki ruh ve beden arasındaki boşluk değildir sadece. Arayışın; aralık, boşluk ve ayrılıkla başlasa da merhamete ve affa açılan kapısı orada zahir olmuştur. O yüzden - zayıflık olarak gördüğümüz- düştüğümüz her boşluk, her ayrılık, her kopukluğun arayışımızı başlattığını ve kimsenin yıkmaya gücü yetmeyen tövbeye, rahmete açılan güçlü bir kapısı olduğu unutulmamalıdır. En nihayetinde arayış, arınıştır.  Bir şeyin aranması için onu arayan ...

Olacak ya da Olmayacak Değil Bütün Mesele

 Zahidin birisi yolda yürürken bir evin  kapısında şöyle yazıldığını görmüş: "Olmayacak duaya sakın ha amin demeyin, şu duama da amin demeden geçmeyin: Sabah olduğunda evimin avlusu mücevherlerle dolsun taşsın!" Zahid merakla evin avlusuna daldığında şöyle işitmiş: "Ey dünya mülkünden geçmiş kişi! Eğer oda dolusu altın yerine cenneti isteseydim amin deyip yoluna devam edecektin. Ama şimdi buradasın. Seni bir çelişkinin içine sürüklediğimi düşünüyorsun ama  kendi çelişkinden habersizsin. Duamın olmayacağını nereden biliyorsun? Olmayacak duaya amin demenin olacak duaya amin demekten farkını biliyor musun?" Hikayeyi burada sonlandıralım. Oda dolusu servet isteyen hayalperest bir adama "olmayacak duaya amin deme" deriz ama yatırımları lehine kur beklentileri için dua eden adama, yahut kredi başvurusunun kabul olması için dua edene "olmayacak duaya amin deme!" ikazında bulunmayız.  Niçin?  Birinci duada akla mantığa aykırı düştüğünden olmayacak dua na...

Müstakbel Ev Nerede? - 2

 Soruyu sormamızın üzerinden epey vakit geçti. Elân yeterince solukla rızıklandırıldık. 'Müstakbel evin' nerede olduğunu aramaya devam ediyoruz. Evvelâ onu bulabilmek için istikbâlimizi nere(ler)de arayacağımızı bilmek zorundayız. Tarihin çeşitli dönemlerinde onu nerede arayacağımıza dair işaretler, şahsiyetler, fikirler ortaya atıldı veya çıktı. Bu hususta Türk hayatındaki en belirgin iki örneği hatırlamak gerek. Örneklerden birisini "İstikbâl göklerdedir." diyerek Mustafa Kemal vermiştir. Kelimenin manası itibariyle geleceğin, göklere hakim olanların olacağını ima ediyor. Mustafa Kemal'in telkini yeryüzünün ötesinde fakat dünyanın berisinde yani maddi âlemle sınırlı kalmış yahut maddi âlemle sınırlandırılmıştır. Oysa 'istikbâl' maddi yânî fiziki âlemin ötesini de kuşatan bir anlam taşır. İstikbâlin çizdiği yön fiziki yönlerin ötesinde bir istikameti tutturmaya imkan verdiği gibi hak ve batılı ayıracak kadar sarihtir. Yargı kesin: Dünyanın berisinde kalac...

Müstakbel Ev Nerede? - 1

 İlginç olan şeyler çoğu kez ilgiye değer olmasa da ilgiyle karşılanır. İlgiye değer olmayan şeye duyulan ilgi aldanmadan öte bir yük yüklemez insana. Niyetimin, ilgisini çektiğim kimseleri, aldatmak olmayıp hep birlikte aldanmaktan kaçınmak olduğunu hüsnü zan ederek, size ilginç bir soru soruyorum daha doğrusu soruyu ilginç soruyorum. İnsan neyle meşgul olursa zihninde ve kalbinde meyyal olduğu şeylerle irtibatlı kelimeler canlanır. Meşguliyetinin nispetinde, kelimeler, farklı cihetlerle kişiye ilham olur. Evlilik fikrinin hayatımda istikrarla arttığı bu dönemde ev ve müstakbel kelimeleri zihnimde devran edip, mana dünyamda bir yolculuğa sevk ediyor beni. Bu yolculuğun bizi nereye götürdüğünü ancak yürüme gayretini sürdürdükçe anlayacağız..   Ev kelimesi lisanımızda maddi ve manevi birçok boyut kazanmış bir kelime. Temelde  odaları olan bir yapıyı karşılarken, bazen vatanı, bazen dünyayı, bazen bir insanı hatta bir mümin için cenneti ifade edebilir. Şairin, "Dünyada...