Bir Yudum Hasret
Yedinci kuyu da taşlarla kapatılmıştı nihayet. Anlam veremiyordum bu duruma. Ardımızda kudurmuş bir ordu, ufkumuzda kıpkızıl çöl vardı ve bizler adım adım geri çekiliyorduk. Günlerdir uykusuzduk. Açlık hissini unutalı kaç gün oldu, hatırlamıyorum. Su içmek üzere hücuma kalktığımız her kuyu, kat'i bir emirle taşlarla dolduruluyor, bizlerse kuyuya düşen sayısız taş parçasından biri olmanın arzusuyla, içimizi eze eze kuyuları imha ediyorduk. Tuhaf, çok tuhaf. Düne kadar düşmanın göğsüne saplanan ve ciğer delen bir süngü olmayı arzulayan ben, bugün kuyuya düşen alelade bir taş olmanın hülyasını yaşıyorum. Sekizinci kuyunun kapatılışını izliyorum. Komutanımızın kan kırmızısı yüzüne çarpıyor gözüm. Onu ilk kez gördüğüm günü anımsıyorum. Alnındaki kırık çizgiler, gözlerindeki mavzer siyahı hırçın bakış ve omzundaki genişliğin lütfuyla sipervarî bir heybete dönüşen o yalçın göğüs... O gün de bu gibi düşüncelere sürmüştü beni. "Bu adamın ardında ölünür!" demiştim. Bazı komutanlar...