Kayıtlar

#MuhsinGaziErdem etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Güneş

  Sen şimdi yoksun ya Kalın gocuklar da ısıtmaz beni Yeni yöntemler gelişir ritimlerimde Akli dengem de tanısız denge yitimi Alt üst olur ya her şey Bazen Pele de driplinge kalkarken düşer Zeki Müren ilahi söylemeye yeltenir Olur bazen bu tip şeyler Ulusu ikiye ayıran biricik şey Menemeni soğanlı ve soğanız sevenler Beride kalır ve sair Ve topyekun zirzop ikircik kümesi İşte bu yüzden ütopya bir ülkedir Para birimi, "rıza" olan bir ülkedir Belki bu yüzden Etiyopya Cibuti kadar sevimli değil Yine de Amharca bileydim Isıtırdım battaniyesiz bir kermesi Harbi düşler düşünürüz bu sokakta İşte sen yoksun ya Düşlemeye yeltenmek bile Seni düşünmeye çıkar Düşünüp taşınanlar da vardır Bir gelenek koyardım adını; Orada düşünenler, Genelde karşı mahallede kiraya çıkar Şimdi sen yoksun ya Memleket ittifak kurmakta aksak kalır, Vatandaşı "daş" olmaktan Tereyağından kıl çeker gibi Ayırır köstekli gündem Dedem, ajans izlemekten hastalanır, Prostat, b...

Lamba

  Evvel selam olsun, kayıtsız şartsız "Aleykümselam" diyenlere.. Rahmet duası alıp, rahmet olsun diye dua edenlere.. Pek kıymetli dinleyici kardeşlerim, büyüklerim, küçüklerim, emsal bildiklerim, gözümde büyüttüklerim ve hassaten hasretiyle tüttüklerim.. Memleketin dört bir yanından beni dinlediğinizi biliyor olmak, beni ziyadesiyle heyecanlandırıyor efenim. Var olunuz, berhudar olunuz, bahtiyar olunuz. Oralardan haber edin.. Koç kuzuya durdu mu? Cemre gelip yüreklere kondu mu? Pazar yerinde hak terazi kurulup, alan razı, veren razı oldu mu? Diriler ölüleri anar mı? Küçükler büyüklerini sayar mı? Haber edin a dostlar; bunlara mugayir hal-i ahval içre olan, öküz diye çifte sürülsün, sürtsün burnu, sürüm sürüm sürünsün. Bildiğiniz üzre, geçen hafta gerçekleştirme gayretinde olduğumuz, hakkını verme noktasında acayip emek yorduğumuz programımız birkaç sıkıntılı hadiseye istinaden yarı da kalmış, akış bir tık sekteye toslamıştı. Dinleyicilerimizden Kahya isimli vatandaşın iste...

Fener

Ne aşılmaz tepeymişsin be mübarek. Yol dediğin yürüdükçe azalır. Ayaklarım aşındı, sen aşılmadın. Ey gidi Kıvırcık Ali... O da bu tepelerden geçmiş belli. "Kapıldım bir boş hayale Sevmekten düştüm bu hale Geçiyor benim de çağım Ne evim var ne ocağım Dünyada tutunacağım Dal tükendi, ben tükendim Dal tükendi, ben tükendim oyy oyy" Yandım anaaaam! Hay dalın budağın tükeneydi e mi! Tey Allah'ım ya Rabbim! Elalem derde düşer, biz gevene düştük iyi mi? Hep o bunak Hüsüyn'ün halt yemeleri bunlar. Sazı kırılasıca bunak! "Senin elini öpeceğime dikenleri öperim" dediydim, demez olaydım. Hafızayı beşer nisyan ile maluldür gözüm. Ara sıra ben de unutuyorum velilerden olduğumu. Ağzımdan çıkan dua oluyor, duam kabul oluyor. Neyse, yerin kulağı vardır. "Memleketin delisi, veli sanıyor kendisini" derler sonra. Hay Allah. Kerahat vaktine kaldık. Dar akşam darladı, bu defa yola erken çıktık. Tüken be yol, tüken ulan tüken! "Cihana darıldım gayrı Yol ...

Meşale

 “Bir dakika bakar mısın?” dedi. İrkildim evvela. Dönüp baştan ayağı süzmeye başladım. “Buyur” ile “Hayırdır?” arası bir mesafede ağırladım vatandaşı. “Kulak misafiri oldum” dedi. Bir kaşım yukarı kalktı gayri ihtiyari. “Evet” ile “Eee?” arası bir desibelde icabet ettim beyfendiye. “Çok şey duymadım ama bir cümleniz dikkatimi çekti, merakımı mazur görün ama ‘Benim kanım üniversite amfisinde çekildi’ ne demek?” Tekrar süzmeye koyuldum herifi. Herif dediğime bakma, kırçıl saçlı, düzgün giyimli, didon sakallı, kemik gözlüklü, alımlı bakımlı bir adam. Burada daha evvel görmüşlüğüm de yok. Elemanı görsen, “Bir sille at da ilim sahibi olalım be reis!” dersin. Haza beyefendi adam vesselam. Neyse, tuttum kolundan, ahanda şu masaya oturttum. “Kimsin, nesin, necisin, ne yer, ne içersin?” diye sormadan, bodoslama girdim mevzua.  “Ulan Nihat! İki demli kıdemli çay çek bey ağabey ile bana!” deyip, sol ayağımı iskemlenin ayağına, sol bacağımı masanın altına salladım. Elim sakalımda, dirseği...

Mum

 Güzellik diyorduk İlhami ağabey. Geçen bizim Şennur'u gördüm. Hani şu liseden kalma belalım Şennur. Hatırladın değil mi? Hatta bir keresinde kızın teki bana baktı diye, tek celsede yolduydu kızın saçını başını. Kızı da beni de kendini de madara ettiydi okula. Küp teyyaresi gibi yan basa basa senin yanına geldiydim, hatırladın mı şimdi? Heh o Şennur. Allah affetsin, Rabbimin gücüne gitmesin amma yüzüne bakmaya çekinirdim. Utandığımdan falan değil haa! Nasıl desem, nasıl da denir ki şimdi? Yahu özün özü; çirkindi be ağabey. Gülme sen de İlhami ağabey. Estağfurullah tabii. Neyse, geçen gördüm işte. Amma ki görmez olaydım. Ne yapmış kendine, ne etmiş, ne yemiş de o hale gelmiş, anlamadım. Yanlış anlama haa, bilirsin beni. Dünya ahret bacım olsun, o çirkin Şennur olmuş sana şems-i nur. Allah sahibine bağışlasın, orası ayrı mesele. Hadise başka zaten ağabey. Güzelliğe çelme takmayı, hatta çalım atmayı öğrendik güya. Ne alakası var deme. Güzellik dediğin şey müdahale kabul etmez ağabey. ...

Bir Yudum Hasret

Yedinci kuyu da taşlarla kapatılmıştı nihayet. Anlam veremiyordum bu duruma. Ardımızda kudurmuş bir ordu, ufkumuzda kıpkızıl çöl vardı ve bizler adım adım geri çekiliyorduk. Günlerdir uykusuzduk. Açlık hissini unutalı kaç gün oldu, hatırlamıyorum. Su içmek üzere hücuma kalktığımız her kuyu, kat'i bir emirle taşlarla dolduruluyor, bizlerse kuyuya düşen sayısız taş parçasından biri olmanın arzusuyla, içimizi eze eze kuyuları imha ediyorduk. Tuhaf, çok tuhaf. Düne kadar düşmanın göğsüne saplanan ve ciğer delen bir süngü olmayı arzulayan ben, bugün kuyuya düşen alelade bir taş olmanın hülyasını yaşıyorum. Sekizinci kuyunun kapatılışını izliyorum. Komutanımızın kan kırmızısı yüzüne çarpıyor gözüm. Onu ilk kez gördüğüm günü anımsıyorum. Alnındaki kırık çizgiler, gözlerindeki mavzer siyahı hırçın bakış ve omzundaki genişliğin lütfuyla sipervarî bir heybete dönüşen o yalçın göğüs... O gün de bu gibi düşüncelere sürmüştü beni. "Bu adamın ardında ölünür!" demiştim. Bazı komutanlar...