Evini Yitiren İnsan
İnsanı ayakta tutan şeylerden biri de evine döneceğine dair kendisinde meknuz tasavvurudur. Eve dönüş yolu insanın gönül itminanının yegane mercisidir. Öyle ki insan dönüş yolunu anlamlı kılmak şöyle dursun onu lirik bir seyahate dahi dönüştürür. Ev varsa yolculuk anlam kazanır. Çünkü yolculuklar evden başka bir yere yapılır. Evin olmadığı yerde yolculuk biteviye bir azap olur. Evden kasıt bir taş yığını değil, gönül sükunetinin muhafaza edildiği ve insanın kendi olarak kıymet kazandığı yurdudur. Bir toprak parçasının vatanlaşması ona insanın eviymişcesine bir rikkat ve dikkatle yaklaşmasıyla ve hatta onun için kanını dökmesi, mücadelesiyle mümkündür. Vatan fikrinin teşekkül ettiği yerde mikro ev de teşekkül etmiştir. Çünkü makro ölçekte kaybolduğunu, vatanının yitirdiğini hisseden bir insanın mikro ölçekte başını sokacağı yerin bir saray olması dahi ona ev fikrini ver(e)mez. Modern insan ise evini kaybetmiş insandır. Evsizliği onu sürekli olarak rahatsızlıkların kıyısına iter. Bu kaybediş hem küçük çapta hem de büyük çapta vukuu bulmuştur. Ulus-devletleri insan teklerine “kimlik” veredursun, onun vatanını kaybettiği gerçeğinden doğan ızdırabını bir türlü dindirememiştir.
Modern insan anlamın
kaybolduğu bir labirentte, ev fikrinden yoksun olarak debelenir durur. Evini
kaybettiğinin farkında bile olmayışı onu daha da müşkil yerlere götürür. Hasretini
çektiği şeyi dünyanın hızla akan ve satılır hale getirilerek
kapitalistleştirilen zamanı etrafında arar. Mekan olarak da çoğu kez aynı
dünyanın insanı morfinlemek için kurduğu karanlık kutucuklara, alışveriş
merkezleri gibi yerlere koşar. Halbuki bu minvalde kendisine şifa niyetiyle
attığı her adımı onun ızdırabını katlar, kapanmaz bir yara haline dönüştürür.
İnsana ev fikri ancak
belli bir kültüre sadakatin korunduğu ortamın teneffüsüyle verilebilir. Modern
zamanlara kadar zaman idrakinden tutalım mekana dair anlayışlara kadar sosyal
hayatı ilgilendiren hemen her şey mahalli bir ittifakın etrafında örülmüş
vaziyetteydi. Bu ittifak bir masa marifetiyle etrafına toplanılarak vukuu bulan
ittifaklardan çok; asırlarca süzülen tecrübelerin hayatın umumi seyri içerisine
farkedilmeyecek derecede tesiriyle meydana gelmişti. Ancak modernitenin evvela
Batı’da icra ettiği ve sonra diğer ülkelere damlayan ve Batı’da gösterdiği
tesirden de farklı bir hüviyetle icra ettiği şey, modernliğin insan kitleleri
üzerindeki yansıması; eşyaya bakışla beraber insanın ev fikrini değiştirerek
onu “ev”inden koparmaya muvaffak olabildi. Dinin hayatın anlam bütünlüğünü
hediye ettiği insanın artık anlam için dayanacağı ne aşkın bir kaynağı ne de
sabitesi kalabilmişti. Müteal (aşkın) olanın çekildiği bir anlayış vasatının
yeri elbette boş kalmayacak, eşyanın tabiatının boşluk kabul etmediği
fehvasınca anlam bütünlüğünün yerini anlamın evvela yozlaşması peşi sıra ise
kaybolması hadisesi alacaktı. Modern insanın evini yitirmesini dinin sağladığı
anlam bütünlüğünün çekilişine bağlamanın sebepleri üzerinde durmak, meseleyi
açmak faydalı olacaktır.
İnsan öte dünya fikri
olmadan bu dünyada yapacağı iyilikleri kendi vicdanında doğru ve muhkem bir
yere raptetme nasibine erişemez. Diğer yandan öte dünya fikrinin olduğu yerde
bu dünyada yapılan amellerin hesaba çekileceği anlayışı da kendiliğinden var
olacaktır. Bunun yanında öte dünyanın varlığını haber veren dinin bu dünya için
de tanzimi sağlamak için haber verdiği nomosun (yasa, namus) gerekliliği de su
götürmez bir gerçektir. Bu nomosun yani insanın şeref ve haysiyetini fıtratına
münasip bir şekilde sağlayacak olan namus fikrinin mübelliği bir nebinin de
olması dinin insana sahih bir yolla ulaşmasını temin edecek, insana bu dünyayı
da öte dünyayı da anlamlandıracaktır.
Nübüvvet fikrinin
olmadığı Batı’da ev fikrinin öyle ya da böyle tarumar olması, bu dünyaya ait
nizam-ı âlemi sağlayacak uyarıların olmayışının onu sonunda modernliğe
getirmesi, Hristiyanlığın zaten tahrif ettiği insan-tanrı ilişkisini iyice
sündürerek insanı her şeyin ölçüsü olarak addetmesi işten bile değildi. Bu
hadiseler dizisi İslâm alemine de sıçramış, ve ulus-devletleri vasıtasıyla
zaten dinden soyutlanan ülkelerin halkları yani Müslümanlar da modernlikten
nasibini alarak bu dünyayı anlamlandırma meselesini kenara atarak öte dünyayı
da gündemlerinden çıkartmışlar ve gelinen noktanın işaret ettiği üzere evini
yitirmek yalnız Batı insanına değil, bütün insanlığa ait bir maraz olarak
varlığını korur bir hale gelmiştir.
Ev fikrinin yittiği
yerde evin manasını muhkemleştiren ve kıymetini artıran evlilik fikri de
yitmiş, bu topraklarda da evlilik sekülerleşmekten nasibini alarak anlamını
yitirmiştir. Halbuki mikro ölçekteki ev fikrinin temin edicilerinden biri de
evliliktir. Evlilik kadın ve erkeğin fıtratlarına sahip çıkarak beraberce inşa
edecekleri bir ömrün mukavelesi, anlaşmasıdır. Bu topraklarda evlilik yaşının
yukarılara tırmanmasından tutalım, ailelerin kendilerini fıtrat izinde bir
hayat yaşamaya adamak isteyen gençlere evlilik hususunda zorluklar çıkarmaları,
örf adı altında küresel tüketim furyasının tesiriyle sahih kültürümüzle alakası
olmayan masrafların öne sürülmesi yalnız yeni nesillerde değil, uzun yıllardır
Türkiye’de evliliğin manasının aşındığı ve idraklerin onun ehemmiyetini
anlamaktan uzak bulunduğunu anlatan bir gerçektir. Halbuki Efendimiz aleyhisselam
bir hadis-i şeriflerinde: “Kişi evlendiğinde dininin yarısını tamamlamıştır.
Diğer yarısı için de Allah’tan korksun (Ona sığınsın).” (Beyhaki, Şuabu’l İman,
IV,382) buyurmuşlar ve adeta, yukarıda
bahsettiğimiz dinin sağladığı anlam bütünlüğünün evlilikten geçtiğini beyan
buyurmuşlardır.
Bitirirken öyle ya
da böyle P.L. Berger’in deyişiyle modern zamanlardan sonra ortaya çıkmış
Sosyalizm gibi ideolojilerin insana makro ölçekte bir ev sözü verdiği, bu sözü
dolayısıyla da kalabalık kitlelere ulaştığını gözden kaçırmamak gerektiğini
dile getirmekte fayda var. Elbette bu sözlerin pansuman tedbir olmaktan öteye
geçmediği geçen zaman içerisinde müşahade edildi. Bununla beraber ideolojilerin
kendi anlam bütünlüğünü sağlama uğraşında insana ve hatta Tanrıya bir yer
biçerek işlerine giriştiklerini unutmamak gerekir. Bunun yanında “ideoloji”
başlı başına kötü bir yol demek değil, insanın eşya ve hadise karşısında
alacağı tavrın örgüleştirilmesi, sistemleştirilmesi demektir. Batı’daki
ideoloji furyası Hristiyanlığın geri çekilmesiyle doğan boşluktan yararlanarak
kendine yer bulmuştu. İslâm âleminde gerek “nizâm-ı âlem” gerek “devlet ebed
müddet” gibi mottolarla ifade edilen anlayışlar da yukarıdaki anlamıyla bir
“ideoloji”idi. Ve biz bu ideolojilerle asırlarca kendiliğimizi muhafaza etmiş,
nizam-ı alemi sağlayabilmiştik. Hatırlatmakda fayda var ki modern zamanlarda bu
topraklarda maziye yaslanarak yeniden tüttürülen bir ocak olan “İslâm’a muhatap
anlayış” davası etrafında ortaya konan Müslümanca dünya görüşü İslamı sloganik
olarak kullanmanın ötesinde modern zamanlarda önümüze çıkan hangi mesele varsa
onlara belli sabiteler etrafında sarkarak yerinde cevap vermenin, yerinde
tahvilin, yerinde ise tebdilin usulüdür. Bizce insanımıza yitirdiği ev fikrini
vermek de, ev fikrinin ise hem mikro hem de makro olarak ancak din ile mümkün
olduğunu idrak ettirmek de İslâm’a muhatap anlayışa yolculuk yapmakla mümkündür.
Ve minel’lahi et- tevfîk...
Fâtih Tekin
Yorumlar
Yorum Gönder