Çıplaklığımız Üzerine
“Utanmak insan ruhunda asıldır. İnsanı insan olarak muhafaza eden de budur.”
Nasır-ı Hüsrev (k.s)
...
Çıplaklığımızı neyin çağırdığı ve çıplaklığımızın neyi örttüğü iyi anlaşılmazsa, anadan üryan geliş gidişimizin ehemmiyetini nasıl anlarız? Yani nasıl, doğru mu yanlış mı, hatta nasıl, ne mümkün? Soruyu izah edelim, düşüne düşüne gidelim; çıplaklığımızın neyi çağırdığı çıplaklığın neye sebeb olduğunu, çıplaklığı neyin çağırdığı ise çıplaklığa neyin sebeb olduğunu anlatır. Böylece sualdeki safhâları iki cihetle ele alarak, hem sebeb sonuç örgüsünce hem de hangisinin sebeb hangisinin sonuç olduğunu, bunların yer değiştirebildiğini farkederek ilerleyebilmek mümkün.
İlk soruyu ve türevlerini kavradıktan sonra isabetli örneklerle meseleyi açıklığa kavuşturmak ikinci soruyu, yani çıplaklığımızın neyi örttüğünü de kavramaya bizi daha hazır kılacak inşaallah.
Karacaoğlan'ın şiirini hatırlayalım:
Üryan geldim gene üryan giderim,
Ölmemeye elde fermânım mı var?
Bu iki mısra anlamak muhasebemizin bir kefesi için kâfî. Anlattığı ve kendisinden anlaşılacak bir şeyin olduğu bu mısraların bizde neyi örttüğü, neyin bu mısraları çağırdığı ve bu mısraların neyi çağırdığı denklemi düşünülmeli. Şimdi de bir şarkı sözü olan -Nil Karaibrahimgil'in- günümüz eserlerinden biriyle misal verelim:
Nefes aldım nefes verdim buradayım,
Pes etmem yok.
Ben buraya çıplak geldim heyhat,
Utanmam yok, utanmam yok.
Epey ünlü birinin şarkı sözleri bunlar ve iki ayrı eserde de bir çıplaklık söz konusu. Fakat tavrı ve ilettiği, ifade ettiği şey açısından aynı mı? Biri dün biri bugün, biri eski biri yeni, mi? Yoksa başka sorular da sorabilecek eleştiri ve mihengimiz var mı, sağlam mı?
Eğer bu eserlerin sahipleri iki sanatçıysa, bu örnek kısımlar iki ayrı sanat eserindense, sanat özgün ve mânâlı bir üretimse taşıdıkları anlam bakımından başta sorduğumuz soruları bu eserlere tatbik edelim.
İlk başta ünlü şarkının sözlerini incelersek:
1-Mezkûr çıplaklığı çağıran ne?
2-Mezkûr çıplaklığın çağırdığı ne?
3-Bu çıplaklık neyimizi örtüyor?
Bu çıplaklığa sebeb olan kısmında insan doğasındaki iptidâilikten yola çıkıldığı "Çıplak geldim" ve devamındaki söz ile belli olup, bu tabî hâdise yersiz fakat tersinden bir anlayışla kendine güvenen bir tavra yorulmuş, böylece açık dille utanmazlık tabîleştirilmiştir. Böylece sözün devamından bu çıplaklığın çağırdığı şeyin ne olduğu da beyan edilmiş oluyor, utanmazlık. Örttüğü şey ise insan fıtratının hakîkaten anlaşılması denebilir zira kişi böyle bir şeyden utanmazlık elde etmez, bilakis tefekkür gösterir ki almak gereken öğüt büyüklenmek değil haddini bilmektir. Haddini bilmek kendini hor görmek ve basitleştirmek demek değildir, tıpkı tevazunun eziklik olmadığı gibi. Netice olarak insan fıtratının hakikati ve özü canlı türü olarak hayvanca şeyler değil, bilakis bu zayıflıkla dahi kalbî derinliklerin inşâ, mücadele ve muhafazasıyla ilgilidir. Buna rağmen bu sözlerin bize öğrettiği başka bir şey. Tefekkür ki hayvana bakıp onun gibi olmak değil, gördüklerinden ders çıkaran ufuk açıcı bir anlayış.
Öyleyse bu zayıflığın bize ne öğrettiği ehemmiyetine varmak istediğimizde, Karacaoğlan'ın şiirinden yalnızca iki mısranın içerdiği bütünlük, kimlik ve anlayış telkinimizi uyuşturan, sapıştıran bir söz değil, hatırlatan ve uyandıran bir sanat eseri niteliği barındırıyor.
Peki Karacaoğlan'ın şiirinde:
1-Üryan olmayı çağıran,
2-Üryanlığımızın çağırdığı,
3-Üryanlığımızın neyi örttüğü,
sorularını sorduğumuzda, muhatab olduğumuz anlayışın bizi nereye götürdüğü hakkında ne diyebiliriz? Birincisi buradaki mânâ, üryanlığı çağıranın acz olduğunu bize gösteriyor. İşte bu hem tâbî, hem fıtrî hem de hakikîdir. İkincisi buradaki üryanlığın(çıplak) neyi çağırdığı, o da hem parça hem de bütün yapı mânâsına binaen üryan gelip gidişimizin, yani aciz oluşumuzun bize neyi getirdiği oluyor. Üryanlık, yani acizlik insana neyi getirir dediğimizde insanın aslında bir kul olarak imtihana gönderildiği, geri gideceği ve bundan ötürü yine fıtratında bulunan -terbiye olunmamış nefs neticesi- kibrine karşı Rabb'ini hatırlaması söz konusu olur. Şöyle ki, bu sözlerde kefenin cebi olmadığı, ölüm gerçeği ve bu kaçınılmaz gerçekleştiğinde geriye yalnız arkamızda bıraktığımız Sadaka-i Câriye ve dünyadayken kesbettiğimiz -kendi elimizle kendimizin lehine yahut aleyhine kazandığımız- amellerimizin kalacağı anlamları da anımsanır olmakla, yine tâbî bir hâl hakikatiyle anlatılmış oluyor. Neyi örttüğüyse aslında güzel bir takvâ elbisesi olmaya kadar giden mücerret -soyut- bir örtüyle, bizi örtmeyi gerektirecek kadar kıymetli kılan şeyi muhafazayla ilgili.
Burada bizim için bir "message" söz konusu, bir mânâ. Birinde bu andığımız sözle kazandığımız anlam, diğerini andığımızda kazandığımızdan çok farklı. İşte burada düşünmemiz gerekiyor. Aslında olan ne, mislinde sunulan ne? Kimin ne dediği değil, kimin en iyi savunma yaptığı değil, hakkın ve hakikatin ne olduğu... Bu ayrımda içimize düşen şüpheden çok vicdanî bir muhasebe, samimiyet olduğunda kimin gerçek ve doğru, kiminse balmumu olduğu anlaşılacak olsa gerek.
Öyleyse hangi örtü muhafız, hangisi bulanık bir bakış?
Bir düşünme istidadı -yeteneği- olması demek, her seferinde ve herkesin buna kâfî gelebileceği, yani hakkını verebileceği anlamına gelmiyor, malumunuz. Düşünme kaabiliyetiyle birlikte düşünme hassasiyeti, doğru düşünme, düşünebilme de gerekli değil mi? Düşüncelerimizle örülen anlayış ağımızın oluşturduğu zemin dünyaya ve kendimize olan bakışımızı da etkiler. Kimin biz, kimin onlar olduğunu idrak bir ayrıştırıcılık değil bilakis kimlik kazanımı ve şahsiyetli, şuurlu bir bakış sahası, mevzî sahibi olmak demektir. Çünkü adı üstünde:
Kim, -lik...
Size biraz yazı ve düşünülmesi icab eden şeyler vazifemdi.
Selam ile Eyvallah...
Dedektifh(gürkan Pur)
...
Mezkûr eserler:
Ben buraya çıplak geldim:
https://youtu.be/xVd1vVQVgiU
Üryan Geldim:
https://youtu.be/m--XcydQYk8
“Hayâ imandandır.”
YanıtlaSil(Buhârî, “Îmân”, 16; “Edeb”, 77; Müslim, “Îmân”, 57-59)