Bir Kelime Uğruna Katedilecek Mesafe
Yazar: Dücane Cündioğlu
Kitap: Sinema ve Felsefe
Sayfa Sayısı: 224
Yayınevi: Kapı Yayınları
***
Öyle ya, kişi başladığı noktaya dönemedikten sonra niçin
yola çıksın ki?
Daire'ye Dair, Dücane Cündioğlu
***
Sene 2009. Tvnet ekranlarında Gündem Özel adlı programda
konu Aşk Pazarı. Dönemin popüler romanlarını konu edinecek olan programda sayın
konuk uzunca bir girizgah yapıyor. İnsan eylemlerinin haz, fayda, iyi olmak
üzere üç amacı olduğunu belirtiyor öncelikle. Sonrasında örneklerle bunların
tanımını yapıyor. Söz gelimi; eroin satmak faydalı, içmek haz verici fakat iyi
değil. Daha sonra iyi'den vazgeçilip geçilemeyeceğini, ihlas'ın ne demek
olduğunu, istem'in eylem'den önce geldiğini, bizatihi kendinden ötürü istenen
bir şeyin olup olamayacağını ve dahasını anlatıyor, irdeliyor. Dakikalar
ilerliyor ve nihayet konu rayına oturuyor.
Ahmet Ümit'in Bab-ı Esrar'ı, Elif Şafak'ın Aşk'ı ve Saide
Kuds'in Kimya Hatun'u o yıllarda birbiri ardına çıkan "tasavvufi"
romanlardan en çok tutulanları. Piyasada arz-ı endam eden bu ve bunun gibi
kitapları veciz bir dille yeriyor sayın konuk. Yeriyor çünkü bu kitaplar
Mevlana ve Şems Hazretlerini anlatmıyor, kullanıyor. Hem de ne kullanmak!
Yazarları, bu yüce insanlara olmadık isnatlarda bulunuyor, onlar için ipe sapa
gelmez laflar ediyor ve demeye utanılacak sözlerle, davranışlarla bu isimleri
yanyana kullanıyor. Tüm bunlar da “aşk” çatısı altında yapıyor yazarlar. İşte
burada bir yerde haklı olarak "Aşkın üç yüz bin okuru olmaz" diyor
sayın konuk.
Konuk tüm bunlardan bahsederken üzülüyor. Eskilerin, manası
yıpranır deyu demekten bile imtina ettikleri bu kutsi kelimenin ağızlarda sakız
haline gelmesine, hatta sakız hale getirilenin yere tükürülmesine, hatta ve
hatta tükürülen sakızın üzerine defalarca basılmasına ve en sonunda üstte adı
geçen kitap türlerinin ortaya çıkmasına üzülüyor sayın konuk. Kahroluyor.
Burada dikkat çeken noktalardan birine parmak basmak
istiyorum. Sayın konuk, Elif Şafak'ın Aşk kitabından bir bölüm anlatırken
yutkunuyor, gözleri dolar gibi oluyor, hatta nefesi çıkmıyor. Tabi ki bölümün
enfesliği gibi bir durum söz konusu değil, aksine mezkur bölümün fecaat
oluşundan kahroluyor. Zira Şems Hazretlerinin ölümünü anlatan Elif Şafak,
yüreklere kor atıyor, onu kötü hatta rezil bir duruma itiyor. Sayın konuk ise
Şems Hazretlerinin ölümü hakkında çeşitli rivayetler olduğunu söylüyor ilkin ve
bu rivayetler olmasa bile diyor "Elif Şafak bunu Şems'e yapmamalıydı"
diye iç çekiyor. İşte sayın konuk öyle hassas ve öyle mahzun ki bunu anlatırken
bile üzülüyor, gözleri doluyor hatta. Ne diyeceğini bilemiyor.
Nedir bunun sebebi?
***
Sene 2012. Sinemayı felsefe vechesinden irdeleyen bir kitap
yayımlanıyor. Zaten bu ikisinin birbirinden bağımsız olması düşünülemez. Hakir
görülen Hollywood yapımlarının dahi temelinde bir felsefe yatıyor. Tabi bunu
propaganda yahut pragmatizm/hazcılık için kullanıyor o ayrı.
Kitap, Ingmar Bergman'ın Winter Light (1963) filminin yorumu olan şu cümleler ile başlıyor;
"Neredeyse hiç secdeden kalkmazken alnım, niçin bir kez
bile sesini duymam? Günler, geceler... asırlardır adı dudaklarımdan düşmediği
halde neden bir defa da ben onun adımı andığını işitmem?“
İşte kitap boyunca sürecek olan yorumlarına bu sözlerle
başlayan yazar, kitabının bir yerinde “hayatımın en büyük hatalarından biriydi”
dediği durumu anlatıyor. Başlığı “günaha sonra çağrı” olan bu yazıda (yorumda)
bir grup yüksek lisans düzeyindeki ilahiyat öğrencilerine mantık dersi verdiği
yıllardan bahsediyor. Mağarasından çıktığını, dolayısıyla tutkulu gözlere
hasret olduğunu da mühim bir not olarak belirtiyor. Kendi sözleriyle “dinlerine
bağlı, temiz, saf Anadolu çocukları” dediği öğrencileriyle bir gün bir film
izleyip üzerine konuşmaya karar veriyor. Seçtiği yapım Martin Scorsese’nin The
Last Temptaion of Christ (1998) filmi oluyor. Hz. İsa (as) efendimizin hayatını
anlatan bir film. Film öncesi öğrencilerine “ayrıntılara takılmamaları” takdirde
buna “tahammül edebilecekleri”ni söylüyor. Öğrenciler filmdeki “kısa süren bir
erotik sahne”yi sorun ediyor. Yazıda geçmiyor belki ama o öğrencilerin Hz İsa
(as) efendimizin düştüğü belirtilen halleri görmesi, ettiği söylenen sözleri
duyması da onların yüzlerini “kireç gibi” etmiştir. Yazar tabiri caizse tam
anlamıyla vahlanıyor öğrencilerinin bu tutumuna. Nasıl hissedemezler, nasıl
anlamazlar demeye getiriyor.
Nedir bunun sebebi?
***
Evet, tahmin ettiğiniz gibi yukarıda bahsettiğim konuk ve
yazar aynı kişi; Dücane Cündioğlu.
Sorum kısaca şu; ne olmuştur?
Ne olmuştur da Şems Hazretlerinin -rivayetlerden biri de
olan- ölümünün yazılmasına vicdanı el vermeyen kişi, Hz. İsa (as) Efendimizin
ve Meryem Annemizin içler acısı, hakir şekilde gösterilmesine üzülen, onları bu
halde görmeye dayanamayıp surat asan, üzülen öğrencilerine karşı tavır takınır
hale gelmiştir? Kaldı ki birisi yazı, diğeri görsel. Herkesçe malumdur ki
görmenin gücü okumaktan daha vurucudur. Biz ki edepsizlik olur diye tuğla kadar
kitabında Efendiler Efendisinin -O’nun hayatını yazmasına rağmen- adını dahi
yaz(a)mayan Necip Fazıl Kısakürek’lerin neslindeniz. O kökteniz. Nasıl olur da
bir peygamberi o halde görmeye (velev ki yaşanmış olsun) yürek
dayandırabiliriz? Genel kültür olsun diye bir tutam kalan duruşundan vaz mı
geçsin “Anadolu çocukları” !
Ne olmuştur da Hz. İnsan adlı kitabı olan kişi kitabının
uzunca bir kısmını kendini “19. Deliğin içindeyim (cehennemde)” diye tanımlayan
Lars von Trier’e olan övgülerine ayırmıştır? O Trier ki çektiği filmler
sınırsız özgürlükle süslü batıda bile sansüre uğruyor, yayımlanmıyor, hunharca
tartışılıyor; festival izleyicileri filmi yarıda bırakıp çıkıyor. Filmlerinin
“ahlak”, hadi kelimeyi biraz yumuşatalım, “insan onuru” seviyesini varın siz
düşünün.
Ne olmuştur da Hz. Havva Annemizin adını, Nietzsche’nin
“Kadın, Tanrı’nın ikinci hatasıdır. ‘Kadın özünde yılandır’, Havva’dır” sözünün
peşinden gelen paragrafta söylemiştir? Bununla da yetinmeyip yılan karşılığında
kullanılan el-hayye kelimesinin (Taha:20) köküyle havva kelimesinin kökünün
aynı yerden geldiğini belirtmiştir!
Ne olmuştur da “Tanrı korusun, bir daha günah bile
işleyemezsin” sözünü yazabilmiştir? Elbette günah olmasa tabiri caizse rahmet
sıfatları havada kalır. Fakat bu söz hayr’dan ziyade şer’i çağırıyor. Evet,
günahımız ve sevabımızla insanız. Şairin dediği gibi; “Yaşadım diyen, günaha
dalmıştır” ve fakat bu günah işlememe çabasını yok saymamalı. Bir daha günah
işleyemezsin değil, ya bir daha sevaba giremezsem demeli. Hayr’ı demeli ki onu çağırmalı.
Günahımız zaten olacak çünkü insanız, noksanız. Yine de sevabı, hayr’ı,
güzelliği, kusursuzu istiyoruz. İsteyelim.
Ne olmuştur da aşk meclisinden bize nice buketler sunarken
“kuyunun en dibini” yani cehennemi ve hatta “putperestler meclisini” övercesine
anlatır hale gelmiştir?
***
Yusuf Kaplan 25 Kasım 2012 tarihinde Yeni Şafak’ta şunları
yazıyor;
“ Dücane Cündioğlu, ne'yi, nerede/n konuşuyor, nereye
''çağırıyor'' bizi; bir varış noktası ve kalkış noktası fikri var mı, diye
sormasını isterim kendisine.
İkinci olarak, tasavvuf üzerinde her türlü takdirin üzerinde
mesai sarfetmesine rağmen, düşünme biçimi, kategorik, -hatta imaginasyona
dayalı meselelerde bile- analitik ve kavramsal. Şeriatla tarikati ve hakikati
kategorik olarak birbirinden ayırması, bu düşünme tarzının bir sonucu.
Oysa şeriat olmadan tarikat da olmaz; marifete de, hakikate
de ulaşılmaz. Bunların hepsi birbirini vareden, birbirinin önünü açan kopmaz
bir irtibat hâlindedir birbirleriyle. İbn Arabi Hazretleri'nde bile, söz,
şeriata geldiğinde, akan sular durur. Bütün metinleri, bunun somut kanıtıdır.
Cündioğlu, sıklıkla âriften bahsetmesine rağmen tasvîrî,
-yani başkalarının, yani Batı uygarlığının yapıp ettiklerini, ürünlerini-
konuşuyor çoklukla; kendisi konuşmuyor; orada konuşlanıyor, ora'dan bakıyor her
şeye temelde. Ora'dan bakınca göreceği şey de, göstereceği şey de yine ora'sı
(yani bura'ya da hâkim olan ora'sı) değil mi? ”
***
Naçizane “hassasiyet”in insanların en ulvi hasletlerinden
biri olduğuna inanırım. Bu kelime (duruş) uğruna, onu sahiplenme, hatta onca
sahiplenme uğruna yol almaya hep hazır tutmaya çalıştım kendimi. İşte
bu nedenle ben Cündioğlu’nun durduğu yerde durmuyor, beni çağırdığı yere de
gitmiyorum. Çünkü ne konuştuğu yerde ne de çağırdığı yerde göremediğim bir şey
var; hassasiyet. Haddim değil kendisine bundan yoksun olduğunu söylemek.
Söylemiyorum da. Asla. Fakat şu kitapla baktığı yerde (ora’da) bundan bir tutam
dahi olmadığına eminim. Kendisinin bir an önce doğduğu/olduğu/başladığı yere
gelmesini temenni ediyorum. Başladığı yerde bolca hassasiyeti mevcut çünkü.
***
Kitapta hiç mi işe yarar bir şey yok diyenlere cevap şu
olsun;
Bir tutam zehre sahip yemeğin lezzetinden bahseder misiniz?
***
Hayr sizinle olsun.
Yorumlar
Yorum Gönder