Batı'nın Tarih Tasavvuru: İlerlemeci Anlayışın Tezahürleri
Hayatın seyri kesin hükümlere ve kalıp yargılara indirgenemeyecek kadar göze alınamaz, bilinemezdir. Mutlak hüküm sahibi, âlim olan Allah’tır ve insanoğlu teknolojik olarak ne kadar “ilerler” ise ilerlesin yine de O’nun izin verdiği ölçüde “bilebilir”. Bilginin Thomas Hobbes’tan beri güç olarak telakki edildiği mâlumdur. İçerisinde bulunduğumuz dünyada da bilgi güç merkezli olarak alınıp satılır hâle evrilmiştir. Antik çağdan modern dönemin ilk zamanlarına kadar Batı tasavvurunun ilham kaynağı olan “Bilgi güçtür” anlayışı, Batılı filozof ve bilim adamlarının değişik kavram ve metod paradigmaları vasıtasıyla otorite haline gelmiştir. Bu otorite, dünyanın varlığını, düzenini ve hareketini tam manasıyla anlamanın “doğru ve uygun hareketi” garanti edeceği ve ayrıca “insanlığın nihai iyiliğini ve saadetini” oluşturacağı inancına dayanır. Ne var ki bir şeyi baştan “güç” ve “iştiha” bağlamında okumaya, değerlendirmeye kalkışmak o şeyle elde edilecek güzelliklerin baştan baltalanması demektir. İnsanı makineden ayıran, onu değerli kılan ruhu ve dolayısıyla ruhundan neşet eden hisleridir. İnsan baştan başa bir tereddüt abidesidir. Tereddüdünün verdiği imkanla imtihana muhatap olmuş, hayr yahut şerre yol alarak da imtihan ile yol almıştır. Bir robot bu yüzden hiçbir zaman insana eş değer olamayacaktır. Batı’nın modern tarihi bilginin güce, insanın da istatistiklere dönüşmesiyle başlamıştır. Sayılara hapsedilen, toplum mühendisliği denebilecek sosyoloji eliyle güdülmeye layık görülen, mimarisinden yediği besinlere, aldığı eğitime dair güdülerek hayatlarını sürmeye mahkum kılınan insanlarla dolup taşmıştır dünya. Totaliter rejimlerin üstünde yükseldiği temel, Hegel’le kemal noktasına varan ilerleme amentüsü ve bilginin güce dönüşerek her şeyi kullan-at prensibiyle değerlendiren kalıplaşmış anlayışından başka bir şey değildir. Çocukluğun ve yaşlılığın dahî sistem içerisinde ve sisteme münasip olarak gözetlendiği, çeşitli yönlere mütemayil kılındığı bir kriz uygarlığı kurmak Batı’ya nasip (!) olmuştur. Ahmed Paul Keeler içinde bulunduğumuz çağa “Krizler Çağı” ismini münasip görmüş ve kendi neslinin atom bombasının gölgesinde büyüyen ilk nesil olması dolayısıyla kendinden önceki tüm nesillerden ayrıldığı hakikatini dile getirmiştir. Keeler’in yirminci asrın ortasında doğduğunu göz önüne alırsak; yirmibirinci asrın ortasına doğru seyraldığımız dünyada atom bombasının gölgesinde büyüyen nesillerin içine doğdukları dünya ile kadim dünyayı karşılaştırmalarının zorluğu itibariyle bu krizler çağının meşrulaştırıldığı, normalleştirildiği gerçeğini yakalayabiliriz.
Modern dünyayı
güçlü kılan, onu diğer dünyalardan ayıran ve merkezî bir yere yerleştiren şey
ilerleme anlayışından başka bir şey değildir.[1] Bu anlayışla Batı evvela
kendi tarihini inşa etmiş; peşi sıra ise diğer medeniyetlere de bu anlayışı
tatbik ederek onları tarihlerini ilerlemeye mutabık bir şekilde okumaya
cebretmiştir. “İslâm’ın orta çağı” ifadesini şarkiyatçılardan çoğu kez işitmişizdir.
İster Müslümanlar, ister gayrimüslimler tarafından kaleme alınmış olsun,
herhangi bir dinler tarihi kitabının sistematiği dahi geçmişte zuhur etmiş
kavram, kurum ve pratiklerin geçmişe ait olduğu kabulünün merkezileştirilmesi
ve modernitenin mutlaklaştırılmasıyla vuku bulmuştur. Nitekim dinlerin basit
kabile kültlerinden başlatılması, çok tanrılı dinlerin zamansal olarak tek
tanrılı dinlerden önce zikredilmesi bu bakış açısının ürünüdür. Oysa ilk insan
Hz. Adem (a.s) aynı zamanda Allah’ın bir peygamberiydi. Diğer yandan elbette bu
cebrediş bir yanıyla fikri planda İslâm âleminin kendine bakışını
kaybetmesiyle, diğer yanıyla ise Batı’nın askerî olarak gücü eline almasıyla
bağlantılıdır. İlginçtir; Osmanlı nezdinde meseleye bakacak olursak Devlet-i
Aliyye’nin en güçlü dönemleri kendine bakışını da kendi usulüyle yaptığı, kendi
hikayesini kendiliğiyle okuduğu zamanlardır. Tanzimat süreciyle deri üstüne
sızan hastalıklarımızın da fâş ettiği üzere ne zaman Batı merkeze alınarak
kendimize bakışımızda öncelenmişse çöküş hızlanmış ve bertaraf olmak mukadder
hâle gelmiştir. Aslında Batı, İslâm’ın gölgesi altında büyümüş, Rönesans’tan
sonra roller tersine dönmüştür.[2] Öyle ki Rönesans dönemine
rengini veren Antik – Helen döneminin metinleri Müslümanlar eliyle Arapça’ya
kazandırılmış, peşi sıra Batı dillerine geçmiştir. Elbette Antik – Helen
dönemiyle irtibata geçerken çeşitli sıkıntılar da ortaya çıkmış, metafizik
ilkeleri vahiy merkezli değil Grek düşüncesi üzerinden kurmaya kalkışan İslam filozofları
da olmuştur. Buna karşın İslâm’ın kendisi yâni özünü temsil eden Ehl-i Sünnet
ve’l Cemaat âlimleri itikadımızı muhafaza etmişlerdir. Modern ilerleme fikrinin
muhtasar özetini Keeler’den naklederek mevzunun Batı’da nasıl
temellendiriliğini daha sarih anlayabiliriz:
Modern ilerleme
fikrini geliştiren 18 ve 19. yüzyıl filozofları ve düşünürleri, bu fikrin
gerçekleşmesine çok farklı şekillerde yaklaştılar. Immanuel Kant, ilerlemeyi “
insanın kendi kendini maruz bıraktığı olgunlaşmamışlığından çıkması” olarak
gördü. Hegel’e göre, modern Avrupa tarihindeki kesintisiz sarsıntı ve
devrimler, özgürlüğü ve ilerlemeyi temsil edenlerin tek başına Avrupalılar
olmasından kaynaklanıyordu. Onun görüşüne göre, siyasi ve sosyal bir durum
(tez) çatışma ve muhalefet (antitez) ile sarsıldığında, devrim insan
özgürlüğünü ve daha fazla toplumsal ilerlemeyi (sentez) getirir. Hegel,
mutluluk dönemlerinin tarihteki boş sayfalar, antitezin eksik olduğu zamanlar
olduğuna inanıyordu. Bunun sonucu olarak “Çin tarihi hiçbir gelişme
göstermemiş”ti. “Çin ve Hindistan, olduğu gibi dünya tarihinin dışında
kalıyor”du. Karl Marx, ilerleme yolundaki insan toplumlarının, tam teşekküllü
komunizmle doruğa ulaşmadan önce ilkel komunizm, köle toplumları, feodalizm,
kapitalizm ve sosyalizmden geçmeleri gerektiğine inanıyordu. August Comte,
bilimsel yöntemin bilginin tem teminatı olduğunu ve insanın sosyal evriminde
metafiziğin yerini aldığını öğretti. Comte, kendi insani ilerleme yasasında,
insan toplumlarının üç aşamadan geçmesi gerektiğini öğretti: Teolojik,
metafizik ve pozitif veya bilimsel. Darwin’in adımlarını izleyen Herbert
Spencer, ilerlemenin bir kaza değil, zorunluluk olduğuna inanıyordu; insanlık
mükemmel olmak için gelişmeliydi. Bununla birlikte, bu mükemmellik sadece
‘Avrupalıda, vahşi olandan daha güçlü’ydü “En güçlü olanun hayatt kalması”
tabirini yaratan Darwin değil Spencer’dı.[3]
Batı’nın bugün
dünya üzerinde kargaşa meydana getirmesi de, gözüne kestirdiği devletleri
çeşitli sebeplerle işgal etme teşebbüsü de Aydınlanma’dan beri tasavvurunun
merkezine aldığı ilerleme anlatısıyla doğrudan alakalıdır. Yukarıda da
gördüğümüz üzere baştan “Avrupalı”yı imtiyazlı konuma yerleştirmesi ve insan
olmanın dolayısıyla mutlak hak sahibi olmanın manasını kendisine raptetmesi
Batı’ya işgal ve zulümlerini meşrulaştırmasını sağlıyordu. Irak, Afganistan,
Suriye örnekleri bunun yakın tarihteki misalleridir. Çin’in de son yüzyılda
Batılılaştığı göz önüne alındığında Doğu Türkistan’da meydana getirdiği zulmün
menbaı meydana çıkacaktır. Aydınlanma’dan beri ilerleme anlayışı etrafında hem
eğitim hem de askeri alanda kendini hâkim konuma yerleştiren Batı’nın seyri
devam ediyor. Buna karşın Tanzimat’tan beri kendimizden utanarak ve kendimizi
başkasının gözüyle okumaya kalkarak inşa ettiğimiz bizim çarpık tasavvurumuz da
hâlâ hükümfermâ. Batı’nın zulüm ve işgallere devam etmesi bizim kendiliğimizden
uzak kalmamızla doğrudan alakalı. Bir sonraki yazımızda Batı’nın ilerlemeci
tarih tasavvuruna karşılık bizim tarih tasavvurumuzu bir nebze olsun açıklamaya
gayret edeceğiz. Sa’y bizden, tevfik O’ndandır...
Yorumlar
Yorum Gönder