Z Raporu

Sevgili Günlük.. 

Hafta sonu cenazeden gelmişti babam. Kıymetli bir akrabamızı defnetmiştik toprağa. Umut yaşatırdı insanı ama O'nun tekrar hayata dönmesine dair hiçbirimizin umudu yoktu. Bunu düşünmek bile ne saçma.

Bu sabah bizimkilerle beraberdim. Kocaeli'deydim. Annem, babam ve ben; üçümüzden teşekkül bir kahvaltı faslı geçmişti başımızdan. Yedi kişilik bir aile olmamıza karşın, yalnızca bu üçlü arasında yapılmış her kahvaltı ayrı bir ciddiyet arz ederdi daima. İstisnai olurdu bu kahvaltılar. Anne, baba ve en büyük oğul. Yasama, yürütme, yargı gibi bir şey bu. Hayırla yâd ettik ahirete uğurladığımız o pamuk şekerinden insanı.

Babamın ardısıra çıktım evden. O Dilovası'ndaki iş yerine gitti, ben Marmaray trenine. Trene bindiğimde saat 08.00'di ve 09.00'da mesaim başlayacaktı. Telefondan yürütebileceğim bir işe sahiptim ne olsa. "Esenyurt'a varana kadar idare edebilirim" düşüncesi rahatlatıyordu beni. İşimden ve oturur vaziyette yolculuk yapıyor olmaktan ümitliydim.

Birkaç ay evvel Abdullah ile beraber, Fatih'in daveti üzerine Kökler Kitabevi'ne gitmiştik. Saadettin Ustaosmanoğlu Hoca oradaydı. Oturduk, konuştuk bir müddet. Günde 7 defa Amenerrasulü okumanın faziletinden bahsetmişti bize. O günün akşamında, Nasser al Qatami'nin ses kaydını telefona indirmiş ve aynı makamda okuyabilmek namına, Saadettin Hoca'nın nasihatını yerine getirmeye gayret etmiştim. Fırsat bu fırsat deyip, kulaklığımı takmış ve görevi yerine getirmiştim. Kalabalık bir tren, oturan bir genç ve kulağında yakışlı bir kulaklık. "Amenerrasulü.." Bu nida, ümit aşılıyordu damarlarıma.

Bostancı durağına geldiğimizde yaşlı bir bey amca bindi trene. Yaşı 60'ın üzerindeydi. Yaklaşık 1.85 boylarındaydı. Tille gibi dimdik ve kambursuzdu. Üzerindeki uzun kaşe ayrı bir heybet katıyordu endamına. Elinde mütedarik, siyah bir şemsiye. Kalkıp yer vermem gerekiyordu ama pür dikkat takılıp kalmıştım bey amcaya. Hani edebiyattaki anlatım türlerinden "hâkim bakış açısı" dediğimiz şu tür varya.. Onu yaşadım bir an. Çünkü adım adım betimliyordum bey amcayı; farkında olmadan. Ona bir meslek seçiyor, emekli bir albay olduğuna kanaat getiriyordum. Adeta ben yoktum orada. Derken bir genç, bey amcayı markajladı manzaramdan. İşte o vakit mekanın idrakine varıp, "yer vermem gerekiyor" dedim kendimce. Lakin bey amcanın emekli bir albay olduğu tasavvuru öyle şiddetli sarmıştı ki beni; "Otur ulan yerine hergele, elden ayaktan düşmedik daha" cevabını almaktan imtina ettim. Sadece taze boyanmış kundurularını izledim ve iç geçirdim. "Kambursuz ve dimdik. Heybet ve haşyet. Oysa benim yaşım sadece 25." Adab-ı muaşereti eze eze; bey amcanın heybetine toz kondurmamak için belki de; belki de O'nun o duruşuna birkaç durak daha şahit olabilmek hissiyle, bey amcaya yer vermedim. Derken tam karşımdaki koltuk boşaldı, bey amca sağına soluna bakındı, gençlerden birine "geç otur" dercesine mimik oynattı ve nihayet oturuverdi tek celsede. İşte yüzyüzeydik. Ben dahil, O'na yer vermeyen kimseyi umursamaz bir ifade vardı yüzünde. Hâlbuki "gençlik bitmiş" ümitsizliğine işaret eden ufacık bir ibare arıyordum mimiklerinde. Aslında 100 metre öteden tanırdım ümitsizliğin kokusunu. Fakat bey amcada "ümitsizlik" yoktu. O heybet, o an sıyrıldı tüm sırrından. Bey amcanın sırrı; hayat boyu kimseden, hiçbir şey ummamak. Çünkü ummayan dik yaşar. Ümitsiz olan ise iki büklümdür ve genelde leş kokar.

Tren kapısının üzerindeki durak isimlerine takıldı gözüm. Söğütlüçeşme'de inip, Metrobüs'e aktarma yapmam gerekiyordu. Ama sonra bir şey oldu. Gözüm Yenikapı durağına takıldı. Marmaray ve Yenikapı durağı. Üstad Sezai Karakoç'un cenaze namazına gideceğim gün de Marmaray'ı kullanmış, Yenikapı'da inmiştim. İki tercih doğdu ansızın. Ya Söğütlüçeşme'de inecek ve eve gidecektim, yahut şehirdışından dönüyor olmamı mazaret göstererek işten izin alacak ve Üstadımı ziyaret edecektim. Derken Yenikapı'da buldum kendimi. İşten izin aldım, Üstad Sezai Karakoç'un yanına vardım. 5 aydır tamamlayamadığım şiirimi orada tamamlamak istiyorum. Üstadımın kabrinin başında oturdum epey müddet. Tevafuk bu ya; vefat ettiği günden bu yana 41 gün geçmiş. Hususi bir diyalog geçti aramızda. Kabrini çevreleyen beyaz taşların arasına dadanmış kahverengi taşları ayıkladım. "Üstadım bir şair ne olsa" dedim. "Bu manzara estetiğe mugayir."

Üstadımla rabıta halindeyken birkaç genç geldi. Yüzyüze gelmedik. Bir takım cümleler sarf edildi orada. Ümitsizlik kokuyordu. Yalan yok, "S.gidin lan buradan" dememek için zor tuttum kendimi. Diriliş Kumandanı'nın huzurunda, ümitsizlik aşısı savurmak!  Hasbünallahü Ve Ni'mel Vekil, Hasbünallahü Ve Ni'mel Vekil, Hasbünallahü Ve Ni'mel Vekil.

Yarım kalmış şiirimin bir kısmını tamamladım orada. Şiirin geldiği nokta bir araştırmayı zaruri kılıyordu. Kalkıp çay ocağına geçtim ve telefondan gerekli kaynakları taratmaya başladım. Bir kitap buldum nihayet. Yalnızca bir yayınevi basmış. Bereket bu ya; Fatih'te bir şubeleri varmış meğer. Adresini bulup, dayandım kapısına. 50'li yaşlarda bir zat karşıladı beni. Kitabı sordum, şaşırdı. "Üniversite hocan ödev mi verdi?" nevinde bir soru yöneltti. "Hayır, bir şiir için gerekli" dedim, "hangi şiir" dedi. "Benim şiirim" deyince, yüzündeki tüm heyecan bir anda siliniverdi. Baştan başa süzdü, bakındı, "Tövbe Estağfurullah" gevrekliğinde bir tarz takındı. Gerildim. "Biraz soluklanabilir miyim?" deyip, ofisine yöneldim ve oturdum. Bir ayar çekmem gerekiyordu çünkü.

Bir dizi soru yönelttim, tarttım, biçtim. "Bir yazı üzerinde çalışıyorum" diyerek beni uğurlamak istedi lakin bir yanımız gazeteci en nihayetinde. O tavrın hesabını görelim istedim. Lafı gençliğe çekiverdim bir anda. Yaşımı sordu, gençsin dedi. Gençlikten ümidi olmadığını söyledi. "Ha şöylee" dercesine bir eda ile kalktım, birkaç kitap daha alıp kapıya yöneldim. "Dur" dedi, "Sana bir kitap hediye edeyim." Ferenc Kölcsey'den "Ey Genç Sözüm Sana" kitabını tutuşturdu elime. Bir kere daha mesaj alınmıştı işte.

Önce otobüse, oradan Metrobüs'e attım kendimi. Buram buram ümitsizlik şa'şası ve aşısı. Kafamı kitaba gömdüm, eve vardım, bir davete icabet ettim, tekrar evin yolunu tuttum. Minibüste giderken, İbrahim Orhun Kaplan beyefendinin mesajı düştü telefonuma. "Bir takım aksaklıklardan ötürü bu akşam yazı giremedim." Her zaman söylemişimdir; cins adam. Çevremde bir iki ümitsiz kardeşim var ama Orhun onlardan değil. Sadece medcezir yaşıyor bazı bazı. Aklımda ümitsizlik aşısı. Biraz konuştuk, sonra Edebifikir'deki son iki yazıyı okumamı istedi. Biri Celal Kuru'nun, diğeri Sulhi Ceylan'ın yazısı. Önce Celal Kuru'nun yazısını okumak gerekiyormuş. Çünkü Sulhi ağabey bir nevi devam yazısı yazmış o yazıya. Celal Kuru'nun yazısı baştan başa ümitsizlik aşısı. Sulhi Ceylan ise telafi etmiş o aşıyı. Dayamış panzehiri. "Yaşa!" dedim. Sulhi Ceylan.. Büyük adam!

Bir ağabeyimiz vardı. Mekke'de tanışmıştık. Medine'de bir akşam; "Demir tozu insanın duygularını köreltir" demişti. "Suudların üzerine demir tozu dökmüşler uçaktan" diye de eklemişti. O geldi aklıma. Bugün, "Bakır tozu da insanın ümidini köreltiyor olmasın?" dedim kendi kendime. Sanırsın memleketin üzerine 2 hafta boyunca uçaktan bakır tozu serpmişler de; Sulhi ağabeyle ben, o sıra 14 günlük karantinadaymışız. Tevafuk!


Oğuzhan Âsım GÜNEŞ

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Lamba

Dokunaklı Sözler

Gece Yarısı Söyleşisi