Kınayıcılar Meclisinde İcâzet Sorulmaz
Yıllar evvel Ahmet Murat Özel’in “Kuşlarla Sohbetin Şartları” isimli eserinde çok çarpıcı bir tespitle karşılaşmıştım. Tespit, belli aralıklarla kulağıma çarpan bir hadisi şerifin şerhi niteliğindeydi.
Hadis: "Kınamayınız, kınadığınız şey başınıza gelmedikçe ölmezsiniz."
Tespit: “Söz gelimi arkadaş grubumuzun bir üyesinin cimriliğini kınıyor olalım. Onun cimriliğini fark etmek için, bizimde bir miktar cimri olmamız lazım. Çünkü onun paylaşmaktan kaçınması, bizim paylaşmaktan kaçınmamızda aydınlığa kavuşur. Onun cimriliğini fark etmek, o cimrilikten rahatsız olmakla mümkün. Onun cimriliğinden rahatsız olmak da, bizim yeterince cömert olamayışımızla, daha da doğrusu paylaşırken içten içe yaşadığımız bir huzursuzlukla ilgili. Yeterince eli açık olsaydık, cömertlik yapmak için kendimizi bir başkasının cömertlik sınırlarıyla mukayyet görmeyecektik.”
Mesele: Kınadığımız şey, kınanacak bir şey olduğu halde neden başımıza gelir?
Cevap: Dinamitin fitilini ateşlemenin adıdır kınamak. Kınadığımız şey her ne ise, kapalı bir kutu şeklinde içimizde saklıdır. Potansiyel bir güçtür o. Kınadıkça kutu açılır ve daha önce hiç sınanmadığımız, denenmediğimiz ya da çevresinde hiç dolaşmadığımız şeylerin bizi yakalamasına sebep oluruz. Rahat, batan bir şeydir aynı zamanda. İnsanı gıdıklar ve huylandırır. Kaşımak isteriz. Kaşıdıkça yaraladığımızın farkına varmayız. Kaşı kaşı nereye kadar diyenimiz olmadığı için de kınamanın verdiği rahatlığı sürdürür ve içimizde saklı kalan ne kadar kötü nesne varsa hepsini açığa çıkartmış oluruz. Ta ki kınadığımız şeylerin mümessili olana kadar.
Misal: Bir süredir Dücane Cündioğlu üzerine yazılıp çizilenleri okuyorum. Yorumların genelini hocanın deist veya ateist olduğuna dair düşünceler oluşturuyor. Hainliği, mahallesine sırt dönmesi ve başka yerlere yamanmaya çalışması gibi şeylerde çokça yazılanlar arasında. Dinî hassasiyeti yüksek olanların daha sert yorumları olduğunu da görüyorum. Ancak bu tarz toplara giren kişilerin atladığı en belalı macera, onun yaptığı şeyi yapıyor olmaları. Dücane hocanın “yoldan çıkmadığı” zamanlarda kaleme aldığı metinleri okursalar, onunda zamanında birilerini kınadığı ve bunu çok sert bir dille yaptığını görürler. Yani kimin yolda olduğunu kimin yoldan çıktığını bilemeyecek olduğumuzu unutuyoruz. Olanlarında bu mevzulara girmediğini, son nefesteki vaziyetin sürprizlerle dolu olduğunu bildiklerinden kendileriyle ilgilendiğini gözardı ediyoruz. Böylece kalemi, klavyeyi bulanlar, kırbaçlanacak birilerini arıyorlar.
Birkaç örnek vermek gerekirse, kınayanların, kınadıkları kişiyle aynı gömleği giydiğini daha iyi anlarız. Dücane hoca, bir kitabında, entelektüeller, aydınlar ve akademisyenler gibi fikirle, düşünceyle uğraşanların dillerinde Müslüman düşünürlerin olmamasından hayıflanıyor. Sürekli Batılı yazar ve filozoflara atıf yapmalarını bir tür uşaklık olarak görüyor. Aynı şekilde dili kullanma meselesi de öyle… Bir zamanlar kullandığı kelimeleri özellikle “Klasik Türkçe”den seçerek, mevcut gündelik Türkçeyi pek tercih etmemiş. Şimdiye baktığımızda, önceden dilinden düşürmediği Müslüman düşünürleri pek duyamıyor, kullandığı Klasik Türkçe kelimeleri göremiyoruz. Daha çok Batılı filozoflardan ve gündelik, pratik dilden hareket ettiğini görüyoruz. Bir dersinde “İrfan” kelimesini kullanmamak için çok direndiğini ancak, meselenin anlaşılması için kullanmak zorunda kaldığına bizzat şahit oldum. Bu tarz kavramları artık klişe olarak görüyor.
Dücane Cündioğlu’nun önceki haliyle şimdiki hali arasında uçurumlar gören ve bunu Dinî ölçülerle eleştirenlerin dikkat etmesi gereken noktayı hatırlatmak için yazıyorum bu yazıyı. Eleştirenler, Dücane hocanın zamanında eleştirdiği şeylerin libasını üzerine giymiş olduğunu gözden kaçırmamalılar. İnsan, insanın aynasıdır derler. Halis bir niyetle yaptığımızı sandığımız eleştiriler ayağımıza dolanabilir. Potansiyel arıza taşıdığımızı unutmayalım. Yazının girişinde Ahmet Murat Özel'in de izah ettiği üzere, kınanan şey, kınayan da açığa çıkmakla kaimdir. Vaazın sonuna geldiğime göre bir de hikmetli kıssa paylaşarak noktayı koyayım.
Nasreddin Hoca bir gün yolda giderken bir adamla karşılaşmış. Adamla sohbet etmeye başlamışlar. Bir saat havadan sudan konuştuktan sonra Hoca: “Kusura bakma arkadaş. Ben seni tanıyamadım, adın neydi?” diye sormuş. Adam şaşırarak: “Madem tanımadın, neden bir saattir sohbet ediyorsun?” demiş. Nasreddin Hoca: “Kıyafetlerin benimkine çok benziyordu. Ben de seni ben sandım.” demiş.
-Müselman Cahit Servergil
Yolda misin ki kim yolda, kim değil ayırt edebiliyorsun.
YanıtlaSil