Dönüşen Dünyayı Anlamak: Modern Batı Düşüncesinin İzini Sürmek -4-
Modern düşünceyi anlamlandırma uğraşında uğramamız gereken mevzilerden birisi de “Aydınlanma Felsefe”sinin kabaca ne olduğu meselesidir. Michael Foucalt modern felsefe nedir sorusuna “Modern felsefe iki yüzyıl önce arsızca ortaya atılan ‘Aydınlanma nedir?’ sorusunu yanıtlamaya kalkışan felsefedir.” şeklinde cevap vermiştir. Bir takım filozoflar Kilise’nin tahakkümünün bir sonucu olan ‘karanlığa’ karşı bir ‘aydınlanma’ peşine düşmüşler; varlığı anlamlandırırken de bu tahakkümün tam karşı ucunda yer alarak bu felsefeyi vaz etmişlerdir.
Aydınlanma her ne
kadar bütün bir yüzyıla adını vermiş olsa da kavramsal olarak ancak,
“insanların refahı ve aydınlanmasına” katkı sağlamak amacıyla kurulmuş bir
dernek olan Mittwochsgesellschaft’ın yayım organı “Berlinische Monattsshcriftt”
isimli bir dergide,[i] 1783
yılında Johann Friedrich Zöllner’in yayınladığı bir yazının dipnotunda sormuş
olduğu “Aydınlanma nedir?” sorusu ve bu soruya verilen cevaplar ile
kullanılmaya başlanmıştır.[ii]
Immanuel Kant’ın şu
sözleri ‘Aydınlanma’ denen hadiseyi anlamlandırmada bize yardımcı olabilir:
“Aydınlanma insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan
kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise insanın kendi aklını bir başkasının
kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olamayışa insan
kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklın
başka başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve
yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır. Sapure aude! Aklını kendini
kullanmak cesaretini göster! Sözü imdi Aydınlanma’nın parolasıdır.”[iii]
Kant’ın ifadelerinde
evvela dikkatimizi çeken kayıt “ergin olma / kâmil olma” durumunun bir müşkil
olarak addedilerek bu müşkilden çıkış yolunun doğrudan aklın kendi kendine
işletilmesi hadisesine bağlanmasıdır. Bunun suçlusunun insan olduğunu deklare
eden filozof; peşi sıra ise aklın tüm ‘bağ’larından kurtulmadan bu noksanlıktan
kurtuluşun nâmümkün olduğunu ifade etmektedir. Aklını kendin kullanmak
cesaretini göster telkini modern Batı düşüncesinin temel sacayaklarından birini
ve hatta başlıcasını oluşturmaktadır demek abartı olmaz.
Becker’a göre,
Aydınlanma düşünürlerinin yaptığı şey, ortaçağdan devralınan mirasın
sekülerleştirilmesinden başka bir şey değildir. Bu düşünürler, ortaçağ
Hristiyanlık düşüncesindeki yaratılmış evren düşüncesindeki yaratılmış evren
kavramını reddettiler ancak kendi kendine işleyen bir mekanizma olarak evren ve
tabiat kavramına karşı çıkmadılar. Hatta bu mekanizmayı, bu kendine yeterli
makineyi topluma ve insan ilişkilerine de taşıdılar. Gerçek otorite figürleri
olarak, Kilise’nin İncil’in otoritesine karşı çıktılar ancak bunun yerine
tabiatın ve aklın otoritesini koydular ki, bu da Aydınlanma’nın ‘otorite
karşıtı’ bir söylem olmadığını göstermektedir. Becker’a göre, Aydınlanma
düşünürlerinde başat olan bütün kavramlar, dinsel muhtevalarından soyutlanmış
kavramlardır.[iv]
Aydınlanma
düşüncesine göre insanın ‘altın çağı’ geçmişte değil gelecekte, önündedir.
Çünkü zamanın ilerlemesi ve tekniğin gelişmesi ve maddi şartların inkişafıyla
insanlığın ilerlemesi doğrudan alakalıdır. Ortaçağ düşüncesinde insan münfail
bir varlık olarak addedilmiş; modern düşünceyle beraber ise mutlak fail
konumuna yerleştirilmiştir. Etkinin tepkiyi doğurması tabiidir. Modern
düşüncenin belki de gözden kaçan, mevzubahis olmayan en büyük eksikliği kendi
kendine, bir tez olarak var olmasının ötesinde anti-tez olarak var olması,
skolastik düşünceye bir tepki, reaksiyon olarak doğması ve sistemini bu
reaksiyoner tavır üzerinden oluşturması gerçeğidir. Halbuki insan denen varlık
ne tarihin kendine biçtiği rolde münfail bir vaziyette, ne de tarihin mutlak
var edicisi mevkiindedir. Modern Batı düşünürleri skolastik düşüncenin
karşısında gerçekten insana merhem olacak bir tasavvur peşine düşseydiler
kendilerine Helenistik dönemin malumatını ilmi emanete riayet ederek aktaran
Müslümanların hayat tasavvurlarına yönelir ve samimi bir şekilde tetkik ederlerdi.
Halbuki onlar Doğu’yu bir düşman bellediler ve bu belleyişin peşi sıra adım
adım Müslümanların tarihteki inkar edilemez izlerini el çabukluğu ile silmeye
gayret ettiler.
Esasen 18.yüzyıla
değin Batılı düşünürler kendi hayatlarında İslamiyet'in tesirini inkâr
etmemişler idi. Hatta İngiltere'de 1730’larda hazırlanan 52 ciltlik “Universal
History” isimli eser, dünya tarihini “ancient” ve “modern” olarak iki kısma
ayırıyor ve modern dönemi İslamiyet’in tebliği ile başlatıyordu. Bu eser hemen
biraz genişletilerek Hollandacaya ve bu tercümeye dayanarak Almancaya tercüme
edilmiş hatta Fransızca tercümesi, dönemlendirmede aslına sadık olarak, ama
biraz daha genişletilerek 125 ciltlik devasa bir “Histoire Universelle” olarak
neşredilmişti. Bu eserde de henüz “Orta Çağ” adlı bir dönem mevcut değil yahut
henüz icat edilmemiş vaziyetteydi. Bu gibi eserlerde Tarih “kadim” (ancient) ve
cedid/yeni (modern) olmak üzere iki döneme ayrılmaya devam ediyor ve modern
dönem, İslamiyet ile başlıyor ve kesintisiz bir şekilde devam ediyordu.
(Görgün, 2021)[v]
Batı Avrupalı
aydınlar, 18. Yüzyılın son çeyreğinden itibaren “sapere aude”, yani “kendine
güven” ilkesini hayat prensibi hâline getirmeye yöneldiler. Bu prensibi
(yukarıda da iktibas ettiğimiz metninde geçtiği üzere) Kant yalnızca
Aydınlanma’nın merkez düşüncesini vermek için söylemiyor, bunun yanında İslam
ve Osmanlı karşısında o dönemde Batılı toplumlarda inkişaf etmeye başlayan karşı
hattaki hareketi dile getiriyor gözükmektedir.
Tarihi yazanlar onu
kendi ideoloji, tasavvurları etrafında yazdıkları için kendilerini fail
konumuna yerleştirmeleri işten bile değildir. Ansiklopedicilik hareketinin şâyi
olduğu vasatta bir takım örnekler İslamiyet’in Batı Avrupa’daki tesirini dile
getirmekten çekinmemişse de bir süre sonra süreç tersine dönmüş, Batı kendi
sömürgeci anlayışının önünde set olarak duran, kendi tabii kaynakları
itibariyle de daima dönüştürülemez yapısıyla duracak olan İslamı / Müslümanları
tarih dışı addederek kendi dilediği konuma yerleştirmiştir. Bu yer tayin etme
mevzusu çok önemlidir. Tanımlayanın tahakküm kuracağı gerçeğini göz önünde
tutttuğumuz zaman Oryantalizm’in de diğer modern akımların da gayelerini yeterince fehmedebiliriz. Batı
değil kültürel tarihine, kendi akidesine, dinine bakarken dahi Müslümanların
bunu kendi kaynaklarının gösterdiği izde yapmalarını istememekte, bu hususta da
tayin edici güç olarak tahakküm kurmak istemektedir. Son iki yüz yıldır
yaşadığımız gerçeklik de ne yazık ki tayin edici gücün Batı olduğu, Müslüman
memleketlerinde Allah Rasûlü aleyhisselam’ın gösterdiği ana yol olan ehl-i
sünneti tahrip gayelerinin giderek arttığını ve sâfi dimağları perişan
kıldığını göstermektedir. Bize düşen akidevi olarak mevzimizi muhkemleştirip Batı
ile hesaplaşmaya girerken ne kökten reddedici ne de mukallit tavır benimseyen
bir halete bürünmekten kaçınmamızdır. Bizi diğer ümmetlerden ayıran
“şehadet”imizi fehmetmek ve adâlete riayet etmek Müslümanların da tüm
insanlığın da geleceği için olmazsa olmaz şarttır.
Ve minellahi et-tevfîk…
1)
[i]
Ahmet Cevizci, Aydınlanma Felsefesi Tarihi, Asa Yayınları, Bursa, 2008.
s. 12; Michel Foucault, “Aydınlanma Nedir?”, çev. Eda Özgül, Özlem Oğuzhan, Toplumbilim
Dergisi, Aydınlanma Özel Sayısı, sayı: 11, Temmuz, 2000, s. 69.
2)
[ii]
James Schmidt, “Aydınlanma Neydi? Moses Mendelssohn ve İmmanuel Kant Berlinische
Monatsschrift’i Nasıl Yanıtladı?” çev. Fahrettin Altun, Toplumbilim
Dergisi, Aydınlanma Özel Sayısı, İstanbul, 2000, s. 23. Bundan sonraki
atıflarda bu eser “Atdınlanma Neydi?” olarak anılacaktır.
3)
[iii]
Immanuel Kant, “Aydınlanma Nedir? Sorusuna Yanıt (1784)”, çev. Nejat
Bozkurt, Toplumbilim Dergisi Aydınlanma Özel Sayısı, sayı: 11, İstanbul,
200, s.17
4)
[iv]
Ahmet Çiğdem, Aydınlanma Düşüncesi, İletişim yayınları, İstanbul, 1997,
s.18-19
Yorumlar
Yorum Gönder