Şiir Üzerine

  Yıllarca bunun için uğraşıp, kalemi yalnızca kalem gibi görmeyerek ve örgü dizer gibi her yeri bir başka şeyi çağrıştıran, sonunda ise hep O'na çıkan duygularla, hudutsuz değil misilsiz uzanış...  Bir adımla bin adımın bir olduğu, yaşamak fiilinin aslının her yönüyle ve yalnızca yürekte bulunduğu, içi soyut dışı somut denilirken, aslında o mücerret handa ne müşahhasların unutulduğu, gel gelelim, bir yere kadar gelebildiğim lakin öteye geçemediğim bir derinlik. Her şeyimi ona borçlu olmadığım ama usül kanadında hep kuşandığım, hem bildiğim hem bilmediğim, biliyorum derken de bilmediğim fakat en azından bilmediğimi bile bilmediğim bir sürü şey arasından bununla en azından bilmemeyi becerebildiğim bir derinlik. Ulaşılan değil ulaştıran, sadık yarim değil ama dolaştıran... Ne bileyim işte müptela gibi bir şeyim. Meftun olunan değil bu ama biz derdimizi bununla anlatmışız. 

Herkes ona buna sanarken, biz O'na yazmışız. Ha varmış mıyız? Ya şair miyiz? Usül denilince zaten, mübarekler ne derse o... Bizim usülümüz bu deyişimiz başka manada. Ama bir muhabbet var ki şiire karşı, belki de sahip olma duygusu. Belki yapabiliyorum tatmini. Belki de belki, amma da belki. Ama işte onları da aşıp, hakikat anlaşılır gibi olununca, sağlam bir at gibi şiir. Ne kadar pehlivansan o kadar koşarsın artık, ne kadar şiirse yazdıkların o kadar şair...  Bir de bir başka mesele var ki, hem başka mesele hem de aynı. Bir duygu gelince gönlüne yahut bir manayı fark edince insan, bu herkes için böyle olmasa gerek fakat şahsımda onu anlayıp anlatmak isteği ve bunu da şiirle örneğin, üstü kapalı yahut açık... Avamı avamdan ayıran bir hal gibi. Şiir için biçim desem nakıs kalıyor, yöntem desem gene öyle. 

Hal deyince oturuyor o mana. Buradan aslında şunu anlamalıyız, bizim şiirden maksadımız gözle görülen kafiyeler değil, elbette akıllı ve ustaca yerleştirilmiş o kafiyelerin de olduğu, fonetik, imla ve enva-i saire ile aslında mana... Hep mana, yalnız mana... Öyle ki, yüreğinizde hissettiğiniz bir acıyı, bin kişi yahut bütün dünya gelip yok dese, en üstün tabipler de bu sıhhati ve aslında bir acınız olmadığını doğrulasa, dahi bunu ispat etse, siz yine gönlünüzdeki acıyı bilmez ve varlığını kabul etmez misiniz? İşte mesele bu, varlığını kabul etmek denmez ona, zira zaten o halin içinde olan sonradan görmüş gibi kabule ihtiyaç duymaz. Buna Hakk-el Yakîn denmiyor mu? İşte aynen öyle de, şiirden maksad aslında mana olmuş olmuyor mu? Niye mi? Çünkü iyi bir okuyucu olarak siz de bilirsiniz ki yalnız yazarken değil, okurken dahi ah çektirir insana... Ah çektiren şiir gibi görülür, şiir zannedilir belki ama, aslında muhatabın gönlüne tesir eden mana değil mi ah çektiren. İster yazan olsun bu, ister dinleyen. İşte ah çektireni şiir görmek, şiir sanmak şiirin çelik çomağı... Orada o mana olmasa o ahın orada ne işi var? Elini güle uzatan, diken değse dahi çekmez ve bir ah çeker. Bu metafor üzerinden düşünecek olursak, sevgiliye uzanırken, ulaşırken meydana gelen o mücerret ve tatlı yaranın somut hali değil mi o âh? O âh ki ne şikayet, ne de hır çıkaran bir feryad. Belki sadece O'nun yolunda olduğuna bir işaret vermek ereğiyle, bir naz, bir niyaz, gönül örsünde işlenmiş mahrem ve terennümlü bir yâd. Şimdi bu izah ile bu âhın ne menfî bir söylenme yahut ne de şekvâlı bir sızlanma olmadığını anlattık. Fakat bir şey daha yok mu söylememiz gereken? Söylemek n'için gerekir? Lazım gelir ise söylenen. E peki nasıl lazım gelir? İki türlü deriz, ilki muhataba lazım olur ki duysun ve öğrensin veyahut ihtar edilip ikaz olunsun. İhtiyaç muhtaç olanda olduğuna göre, ikincisi ise muhatabın hitaba ihtiyacı olmadığı halde hatibin muhataba hitab etmeye ihtiyacının bulunmasından olur. Bu cihette n'için şiir yazıldığı ve şiirin ne denli, dahi derin bir âh olduğunu bir başka vechiyle ifade etmiş oluyoruz Elhamdülillah.  Bir diğer husus da şu ki, şiiri hep söylemek görürler. Sahi şiir yalnızca söylemek mi? Anlayana bu kadarı bu hususu izah için kafi de olsa daha anlaşılır olmak adına mesele misal getirmek mübalağa olmasa gerek. Öyleyse keza; bir kimse bir gönül derdine düşse ve bunu beyan etmeye gücü yetmese yahut beyan etmesi adaba muhalif olacağından susması icab etse; böyle bir kimse derdini ne taşa, ne kuşa, ne göğe ve ne de yere söyleyemeyeceğinden, gönül yangınını sükunetle pişirip bir tatlı terennüm ile şiire dökse... İşte böylece hem âdaba icabet sağlanmış, hem örtülen sır aşikar edilmemiş ve hem de keder ve efkar sahibi derdinden pişen bir meyveyi heybesine katmış olur. İşte verilen misallerden ve tefekkür zaviyesinden anlaşılıyor ki, bizim şiirden maksadımız ve gördüğümüz onun çelik çomağı değil, bilakis mümkün olan ve haddimizin yettiği her yönüyle yalnızca mana oluyor Elhamdülillah..


Gürkan PUR

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Lamba

Dokunaklı Sözler

Gece Yarısı Söyleşisi