Meselde ve Misalde Sıradanlık

 Mahmud Derviş bir Filistin şairi. "Ey yürüyenler eğreti sözler arasında..." anlamında bir mısra yazıyor bir şiirinde. O ve dahası bir sürü söz söylediler şiirde. Duyduk ama dinledik mi? Dinledik ama anladık mı? Anlatılan varsa anlaşılacak bir şey yok mu? Kelime ten kafesi ise mana ruhu olur. Misal verirsek, sloganlaşmak vaziyetine değinmek gerekiyor. Bir davayı veciz halde ifade eden nice söz duymuşuz. Lakin söylenmekten öte amel etmeye geçilmediğinden olsa gerek, artık sloganlaşmış bir söz, hatta bir klişe gibi görülür hale gelebiliyorlar. Demek onu yıpratan biziz. İdrak etmeliyiz ki mana yıpranmaz, yıprandı dediğimiz söz. Yıpratan biz.


 Nasıl yıpranır söz, çok söylemekle mi? Çok söylemekle yıpranan olsa olsa ağız olur. Ki onu da söyleyenin ve söylenenin büyüklüğüyle görürsek, aslında o da yıpranmaz. Öyleyse nasıl yıpranır söz? Manadaki hakikat eskimiyor, dil usanmıyor, dava zaten hakikat... Demek ki sözün yıpranmasından maksad hitab ve hatib cinsinden değil, bilakis muhatabın sözde ve o sözdeki manada yerini bulamaması, bu tür bir noksanlıktan ötürü liyakat ve edebince onu anlamayı becerememesi. Anlamayı bırak, anlayamamayı dahi becerememesi. Keza her gün içtiği suyu, hayretsiz ve tefekkürsüz sıradan sayması. Keza her gün kullandığı azalarının şükrünü eda etmekte aciz oluşundan Elhamdülillah dedikten sonra, bir de Estağfirullah, ve dahi bir kere de hamd etmeyi nasib ettiği için Elhamdülillah dememesi. Bu söylediklerimizde kınama yok, eleştiri var. Eleştiri derken, ifsad için değil ıslah için. 


 Yani diyoruz ki etrafımızda yayılan, yaşanan, bir gerçeğin tâ kendisi ve bir hadisenin şah damarı olan envai meselede artık görmeye alıştığımız bir nazarla bakmaktan başka bir şey göremez mi olduk? Belki bu yüzden mevzu ölüm dahi olsa görülmesi gereken bizim de öleceğimiz ve hesap gününün kuşkusuz geleceği iken, biz bir başka sıradanlık görmekten öteye geçemiyoruz. İnemiyoruz, çıkamıyoruz, olamıyoruz, ölemiyoruz. 


 Bu misaldeki gibi hem bir yönüyle meseleye misal olan şiiri, hem meselenin bizzat kendisini gaflet ile seyredersek, okuduğumuz şey sadece şiir olur. Şiir biter, alkışlarız, ne güzel olmuş deriz, şairi överiz ama hiç bir şey anlamayız. Bu şuna benzer, birisi çıkıp parmağıyla pek mühim bir yeri yahut şeyi gösteriyor. Bakınız diyor, çünkü görünüz... Fakat bizim tek gayretimiz işaret edenin işaret etmekte kullandığı parmağa, belki köküne yahut ucuna ama nihayetinde yalnızca parmağına bakmak. Parmağın gösterdiği yeri değil parmağı görmek. Parmağı gösterdiği yeri parmakla karıştırmak. "Aman... Bu ne azim, ne  mühim mesele..." demek dururken "Ne güzel gösteriyor, göstermedeki usulü ve inceliği ne hoş ve ne denli ustaca" demek. 


 Eğer göstereni ve gösteri aracını incelemeyi bırakıp, göstermekten -yani şiirden, ilahiden, musikîden vs.- maksadı kavrar, nazarımızı doğru yere yöneltebilirsek... Ne için şiir yazılırın cevabını vermiş idik. İşte bu da yazılan şiir nasıl okunurun cevabı olsun. Burada bize şiir için müsaade olunmadığından, cüret ve gayretimizi nazmen değil nesren gösterdik. Sürç-i lîsan ettikse affola...


Dua eder, dua bekleriz. Selametle...


Gürkan PUR

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Lamba

Dokunaklı Sözler

Gece Yarısı Söyleşisi