Dönüşen Dünyayı Anlamak: Modern Batı Düşüncesinin İzini Sürmek -2-
Ehl-i hak der
ki; eşyânın hakikatleri sabittir. Onları bilmek vâkidir. Bu ibarenin devamında
kelam kitaplarımızda bunun üç yolla olduğu vurgulanır: Havas-ı selîme, sadık
haber, akıl. En baştan bu tasrihatı yapmak tarihsel süreç içerisinde sofistlere
bir reddiye olarak vâki olduğu gibi kelâm ilminin usullerinde dayandığı muhkem
mevzileri de gösterir. Ne yalnız hissiyat ne haber ne de akıl
merkezileştiriliyor; hissiyat nakil ve akılla dengeleniyor / anlamlandırılıyor
İslâm tefekküründe. Hissiyat olmadan ne naklin ne de aklın bir faalliği söz
konusu olmayacağı gibi hissiyatın kendisiyle doğruları temellendireceği nakil
ve bu naklin anlaşılmasında olmazsa olmaz akıl olmadan da insan olmanın
keyfiyeti doğru yere mevzilendirilemez. Batı düşüncesinin ızdırabının yattığı
yer tarihinin çeşitli dönemlerinde bu üç yolu farklı yollarla tahrif ederek
merkezileştirmesi ve mutlaklaştırmasındadır. Kilise’nin tam tahakküm kurduğu
skolastik çağda aklın ötelenmesi ve bâtıl bir takım şeylerden ibaret nakillerin
mutlak addedilmesi sonucu aforozlar meydana geldiği ve Engizisyon
mahkemelerinin kurulduğu bilinmektedir. Vahiyle irtibata geçiş devrinin
peşisıra Hazreti İsâ’nın getirdiği tebliğin butlana uğratılarak “Hristiyan”lık
denilen bâtıl dinin ortaya çıkması ve gelişen süreçte aklın daima örselenerek
oluşturulan hakim gücün insanlara dayatılması mevzubahistir. Vahye muhatap olan
insan bu muhataplığında kendi “ben”ini merkeze alır ve yaratıcıyı mutlak hâkim
olarak addetmezse bu vahyi parçalara ayırmakdan da hiçbir şekilde
kaçınmıyacaktır. Nitekim Hazreti İsâ’nın vahyinin (ki İslâm’dan başka bir şey
değildir) tahrifata uğraması da aşağı yukarı bu yoldandır. Etki tepkiyi
doğurur. Uçlar birbirlerini celbederler. İslâm ise reaksiyoner bir tutum ve
sentez olmayışından mütevellit bir uca bakıp diğer uca konumlandırmaz kendini.
Vasat olmak, merkez olmak, ortada, hakkın emrettiği yerde durmaktır. Skolastik
düşünceye karşı Rönesans ile açılan bayrakların düştüğü yer Kilise’nin
bulunduğu yerin tam zıddıdır. Bir taraf aklı iptal ederken diğer taraf aklı
mutlaklaştırarak insanı, kendi iştihalarını gözden geçirmekten, tashihe
çalışmaktan uzak duran insanı her şeyin ölçüsü ve ölçütü haline getirmiş,
nefs-i emmâreyi meşrulaştırarak insanın asıl ulaşması beklenen ve yaratıcı
tarafından kendisine emredilen nefsin üst tabakalarını ihmal etmiştir. İnsanın
bu tabakalara ulaşması ancak bir Peygamber yoluyla mümkündür. Zira dünya
hayatını var eden, imtihan vesilesi kılan Allah bu imtihanı aşmanın yollarını
da insanlara bahşederek onları başıboş bırakmamıştır. Allah Rasûlü aleyhisselam
‘üsve-i hasene’ olmaklığı itibariyle insanı kemale erdirmede biricikdir. Bu
konuda Tahsin Görgün’ün şu sözleri İslam – Batı mukayesesinde Batı’nın neyden
mahrum olduğu ve bu mahrumiyeti ne ile örtmeye çalıştığı hususunda ipuçlarını
vermektedir: “İslam Peygamberi ve onun hayatının öncelikli olarak
Müslümanlar için oluşturduğu normatif boyut, yani onun yaşadığı hayatın sadece
yaşanmış bir hayat olmayıp, onun ötesinde, doğru yaşama şeklinin numunesi
olması, yani üsve-i hasene olarak kavranması, olan ile olması gerekeni
buluşturan istisna hadisedir. Olan ile olması gereken arasındaki geçişi mümkün
kılan bu hadise de 19.yüzyıldan itibaren adım adım Batı Avrupalılar tarafından
farklı filozoflar eliyle farklı şekillerde temellendirilerek üstlenildi.”
(1)
Batı’nın Kilise’nin
tasallutundan kurtulması hadisesinin Rönesans ve dolayısıyla bugünün dünyasını
tanzim etmedeki önemine dönecek olursak karşımıza modern bilimin bugünki
paradigmasını anlamada önemli bir yer tutan Galileo çıkacaktır. Galileo
matematiksel akılcılığı ve niceliksel yaklaşımı merkeze almasıyla modern bilime
ve seküler dünya algısına katkıda bulunmuştur. Galileo’nun fikirleri, on yedinci
yüzyılda bilimin baskın özellikleri oldu ve günümüze kadar bilimsel kuramların
en önemli ölçütleri kabul edildi. (2)
Modern bilim anlayışının daha ileri bir aşamasında ise,
Galileo’nun mekaniğini yeryüzünden gökyüzüne çıkarmak suretiyle Newton’un nihayetinde
matematiksel yasallığı bulmayı amaçlayan ve tek bir doğa bilimine geçişi
sağlayan yaklaşımı bulunmaktadır. Newton’un kendisinden önceki birikimi daha
ileri boyutlara taşımak suretiyle bilimsel dünya görüşünü tam anlamıyla inşa
ettiğini söylemek mümkündür. […] Tanrı tarafından, matematiksel akıl ve düzenin
taleplerine uygun bir biçimde yaratılan evrensel bir sistem fikrini benimseyen
bu yaklaşımın açık sonucu, evrenin devasa bir makine olarak algılanması ve
rasyonel bir din anlayışının inşası olmuştur. Her ne kadar Tanrı tarafından
yaratılmış olsa da, matematiksel akıl ve düzene ait yasallığın hüküm sürdüğü
evren, kendi yasalarına göre işleyen bir makineye benzemektedir. Bu işleyiş,
son derece objektif olup ahlaki, ilahi veya ereksel nedenlerle değil, kuvvet,
kütle ve ivme arasındaki referansla açıklanabilir.(3)
Bilimsel düşüncenin
değişmesi, tabiata bakışın değişmesi demektir. İnsan tabiata bakarak kendini
görebilir. Tabiattaki zeval ve hayret uyandırıcı hadiseler insandaki fıtrî
temayüllerle beraber kendisini bulmasına yardımcı olabilir. Hazreti İbrahim’in
Kur’an-ı Kerim’de de anlatılan arayışları buna delildir. Ancak eşyayı dört başı
mamur bir şekilde anlamlandırmak vahiyle yani Peygamberle mümkündür. Kilise’nin
sıkı iplerinden kurtulan Batı düşüncesi bu ipleri doğru yere tevcih etmek, bağı
doğru bir usulle kurarak kendini diriltmek, üzerindeki küfür karanlıklarını
nura kalbetmek yerine bu ipleri kökten kesmeyi tercih etmiştir. Bu kökten
kesiş elbette bir anda meydana gelmemiştir. Esasen akıl bağ demektir ve selim
aklın bağı da vahiyle irtibatındaki diriliğiyle alakalıdır. Müslümanca düşünmek
sloganlarla, ayet ve hadisleri alt alta yazmak ile değil bu ayet ve hadislerin
ulema eliyle meydana getirdiği düşünce yapısına sahip olma nispetiyle alakalıdır.
İçinde bulunduğumuz durumdan kurtulmak Müslümanca düşünmenin yollarına talip
olmak ve karşı karşıya bulunduğumuz gerçekliği idrak etmekle mümkündür.
Gerçeklik farklı bir şey, meşruiyet farklı bir şeydir. Şu anda olan (modern
dünya düzeni) bir gerçekliktir. Ama olması gereken değildir. Hakikat hiç
değildir. Olması gereken (meşru olan, şârinin rızasına uygun olan)
gerçekleştirilmek isteniyorsa olan iyi tahlile tâbi tutulmalı ve bu halin
tağyiri için mücadelede bulunulmalıdır. Zira sa’y bizden tevfik O’ndandır.
Devam Edecek…
1) 1) Tahsin Görgün, İslam,
Modernizm ve Batılılaşma, Tire Yayınları, İstanbul, 2021, s.161
2) 2) Lewis Mumford, Makine
Efsanesi, çev. Fırat Oruç, İnsan Yayınları, İstanbul, 1996, s.80
3) 3)Kasım Küçükalp, Ahmet
Cevizci, Batı Düşüncesi, İsam Yayınları, İstanbul, 2009, s.109
Fatih TEKİN
Yorumlar
Yorum Gönder