SAĞLIKTAN NOKSANLIK VE YOKLUKTAN BİR PARÇA

"Ateşler içinde üşüyor hasta

Ölürken sayıklar doğduğu günü" 

(Salih Mirzabeyoğlu)


İlk defa bir teklif üzerine yazıyorum. Epeydir de bir şey yazmıyordum. Yazmak için ne lazımdır, bunun için bile bir süre düşündüm, paslanmışım. Mevzu lazımmış galiba. Böyle buyurdu gaip amca. Sonra mevzu aramaya koyuldum. 

Aradım, aradım, bulamadım. Neye elimi atsam kendimi kifayetsiz gördüm. 

Kifayet kesp edeyim desem, zamanım kifayet etmezdi, hem bu kesp gayreti bana yazma gayesini unuttururdu. Sonunda sanırım bir mevzu beni buldu. Sınıfımızın her ferdini büyük bir azimle ziyaret eden salgın hastalık (halk, soğuk algınlığı derler, gayr-ı covid) beni de vurdu. “Acaba?” dedim. Ertesi gün İç Hastalıkları kliniğimiz varmış, tevafuk etti, ikinci defa “acaba?” demedim. Bu temaya itilmiş olduğumu hissettim: “hastalık.” Hem yaşadığım bir hal üzerine konuşmak beni daha ihlâslı hissettirecekti, değil mi, çilesini çekmişim, niye konuşmayayım? 

Belki buna binaen yazım, “yaşamayı fikir bilmek” dedikleri fazilete hizmet edecekti. Buraya kadarki üslup kendini bağırmıştır, bilimsellik, felsefilik, akademiklik, makale falan ve filan, o toplara giremeyeceğim. Ama sohbet tarzında, hastalığın bir yönünü, sadece bedenle değil, varlıkla da (vücûd) ilişkili olan bir yönünü vasfeyleyeceğim. 

Hastalıkların sebepleri ve sağaltımında tabiplerin izlemesi gerekli görülen usuller, Hipokrat’tan, Galen’den bu yana üzerinde kalem oynatılmış bir konudur. Ve bu konu etrafında insanlığın müktesebatına ta kadim zamanlardan, modern zamanlara kadar binlerce, milyonlarca bilgi eklenmiş, eski yanlışlar tashih edilmiş, belki bazı eski doğruların üzeri de çizilmiş ama hastalığın tanımına pek dokunulmamıştır. O, bugüne kadar öylece gelmiş. Demişler ki, hastalık, ‘beden’in tabii işleyişinin bozulması, fonksiyonlarını yerine getirememesidir. Bu tanım, bizim ‘prof’ların da, baş ağrısını cin tasallutuna bağladığı için hastasının kafasını delmekle, kalıcı(!) bir tedavi yoluna giden antik hekimlerin de “Eyvallah” diyeceği bir tanımdır. 

Demek ki, bir hastalığı tespit edebilmek için "canlı bir organizma lazımdır" diyorlar. Bu begâyet insan olabilir. Daha geriye (aşağıya) gidebiliriz. Hayvan? Az daha zorlayalım. Nebât? Ben “büyük insan” olan âlemi göstereceğim. Evet, hastalık bütün bir varlığın konusu olarak ele alınabilir, alınmıştır da. Vaktiyle böyle ele alındığına dair mitolojilerden, felsefelerden, tasavvufumuzdan birkaç örnek serdedeceğim. Bir girizgâh olarak burası böylece kalsın.


evren içinde doğa, Khaos deniyordu ona

kımıldamaz, BİÇİMSİZ, DÜZENSİZ, ağır bir yığın

KARMAKARIŞIKMIŞ içinde nesnelerin türlü türlü ögeleri

(Ovidius)

Âlemin var olmasıyla mitolojiler pek alakadar olmuşlar. Yunan’ına, Mısır’ına, Mezopotamya’sına, hangisine bakarsak bakalım, âlemin var oluşundan ve var oluşunun öncesinden bahsettiğini görüyoruz. Yani âlemin hâdisliği üzerinde bir ittifakları var. Peki, âlemden önce ne vardı? Yunanlılar bu soruya cevap verebilmek için “khaos” adlı bir tanrı icat etmişler. Bu tanrılık atfının, mevzuu müşahhas planda ifade edebilmek ve böylece zihinlere yaklaştırabilmek maksadına matuf olduğunu bildiğimiz için, anlıyoruz ki, Khaos tanrısı esasen “kaos”un kendisidir. Yani âlem varlığa gelmezden evvel bir kaos, düzensizlik, uygunsuzluk, fesat, bozukluk, “HASTALIK” hâkimdi. Tanrı Khaos bunların temsilidir. Öyleyse, âlem varlık demekse, âlemin yokluğu, yokluktur; bu bize, birçok mitte izdüşümleri olmakla beraber Yunanlılarda hastalığın, bozukluğun ve düzensizliğin varlığa zıt olarak telakki edildiğini, yoklukla özdeşleştirildiğini anlatmaktadır. Pek çok mitolojide bu böyle olmakla beraber, benim Yunan’ı tercih sebebim, ‘kaos’tan mütevellit ifade kolaylığıydı.

Yunan efsanesinden Yunan aklına geçelim. İşin ehli bu geçişin bıçakla keser gibi iki kafayı da birbirinden tamamen ayırıcı şekilde gerçekleşmediği söylemektedir. Sokrat öncesi filozoflarda, Sokrat’ta ve Sokrat sonrasında bu efsanelerin mühim izleri görülmekteymiş. Eflatun’un Phaidon diyalogunda, mitolojilerde, bilhassa Yunan mitolojisinde gördüğümüz kozmos anlayışının hastalık-yokluk ilgisi etrafında benzer ifadelendirmelerine rastlayabiliyoruz. Şu farkla ki, bu diyaloglarda Sokrat varlığın mahiyetine ilişkin yorum farklılığı sebebiyle, esas varlıktan saymadığı (doksa) için yokluk izafesini, yani illetliliği ve hastalığı, şehadet âlemine uygun görmeye meyletmiştir. Yani ona göre, mitolojinin kaos olarak ifade ettiği hastalık durumu âlem öncesi hâle değil, âlemin kendisine izafe edilmeye daha layıktır. Çünkü sahici varlık ölüm sonrası âlemdir ve dolayısıyla ancak o âlem bir illetle malul olamaz. Aynı diyalogda, bu anlayışı teyit edecek başka hususlar vardır. Ölüm sonrasında ruhların karşılaşacağı “saf hakikat”lere, dünyadayken bedenle ve bedene hizmet etmekle ulaşmayı mümkün görmez, esasen hastalık dediği de bu şartlarda hakikate ulaşma çabasıdır. Bir yokluk bulaşığından ibaret olan illet, kişiyi ancak başka bir illete ulaştırır. İlletten tecerrüt etmedikçe “sıhhat”in temsil ettiği saf hakikat ve varlığa vâsıl olunamaz. Yokluk bulaşığı öyleyse hastalıklı olarak kalınır.

Malumdur ki, itikat gereği olarak bir “cismânî haşir” farkıyla, İslam tasavvufu da genel hatlarıyla bunun benzeri bir varlık anlayışını benimsemiştir. Âleme varlık nispet edilmesi burada da pek görülmüş şey değildir. Sufi uluları “âlem hâdistir” derken, kelamcılardan farklı olarak, “Allah’ın yaratmasıyla, gayr olarak vardır” manasını kastetmezler; “varlığı sahici değildir” manasını kastederler. Bir şey hâdistir demekle, yok gibi bir şeydir demiş oluyorlar yani. İptidada “yokluk” ve “hastalık” arasında tesis ettiğim bağı kırmamak için Fütuhat-ı Mekkiyye sahibinden bir söz nakledeceğim: “Âlemin hastalığı illetli, yani malul olmaktır, çünkü hâdislik onun ayrılmaz ve gerçek özelliğidir. Demek ki âlemin hastalığı süreklidir ve bu itibarla âlem yatalak hastadır.” Bence burada Hazret-i müellifin iki savı ön plana çıkıyor, bunların üzerinde duralım. 

1) Âlem hâdistir, öyleyse hastadır. 

2) Hudûsu devamlıdır. 

Birincisinde hastalığın sebebi olarak, âlemin hakiki özelliği olan hâdislik, sonradanlık gösteriliyor. Öyleyse konuyu meselemizin oturduğu zemine çekerek şu sonuca varabiliriz; âlem esas varlık olmadığı için HASTA olarak nitelendirilmiştir. İkinci savda ise, hâdisliğin, âlemden ayrılmaz ve devamlı bir özellik olduğu bildiriliyor. Yani, şehâdet âlemi, şehâdet âlemi olması bakımından hâdistir; hudûsu zâtîdir ve bu hudûs herhangi bir şeyle sâkıt olmaz. Binaenaleyh, âlemin hastalığı da devamlıdır. Âlem kalıcı bir felç illeti ile malul gibidir; onun sahteliği hiç zail olmayacaktır.

Verdiğim üç örnekte de hastalık ve yokluk arasında çok net birer ilişki kurulmuş.

Sohbete burada bir ara verelim. Bu celse bir besmele olarak anlaşılsın. Sonraki yazılarda bahsettiğim ilişkiyi farklı cephelerden değerlendirmeye çalışacağım. 

Ve min Allahi’t-tevfîk.


Zülfikar GÖRÜR

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Lamba

Dokunaklı Sözler

Gece Yarısı Söyleşisi